TÜRK HEYETİ: "İngilizce Anlıyoruz Ama Konuşamıyoruz"

Mehmet CANBOLAT Yorumluyor:

TÜRKİYE HEYETİ VE ABD MÜSAMERESİ

Eğer ki; aşağıda aktaracağım bu tesbit bilgisi yanlış, yanlı ve kasıtlı ise, o zaman çıkıp açıkça o kişilerden özür dileyeceğim.

Ancak doğru ise, Türkiye Cumhuriyeti gibi 100. yılına yürüyen koca bir çınar devletin, dış politikada, kimlerin elinde ne hallere geldiğine kahrolacağım.

Elimize ulaşan bilgi aynen şöyle:

„…Bakınız; Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın yaşadığı trajikomik acizliği anlatayım;

ABD’ye giden Dışişleri Heyeti’nde bir tane İngilizce bilen adam yok!
Tercümanlar ise tarifeli uçuşla ABD’ye gidiyor.
Ve tarifeli uçuşrötar yapıyor…!!!

Hal böyle olunca Dışişleri heyetimiz tercümanları, havaalanında saatlerce bekliyor.!…

Dışişleri, adı üstünde!
Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil eden bir heyet.
Ve İngilizce bilen bir tek kişi yok!.

Siz acizlik deyin; ben diyeyim rezalet!

Ama sadece Dışişleri Bakan Yardımcısı Sedat Önal’ın söylediklerini bilseniz iyi olur:

„Anlıyoruz, ama konuşamıyoruz.“

İşte bu hem acizlik, hem de rezillik…

Evet bana akşam sularında ulaşan yukarıdaki bilgi notu, noktası virgülüne kadar böyle…

Hop oturup hop kalktım inanın.

38 yıla dayanan profesyonel gazetecilik meslek hayatımda, binlerce haber ve bilgi geçti elimden, ama böylesi kadar bir garip haber, inanın beni hiç öfkelendirmemiş ve ülkem adına üzmemişti.

Tekrar ediyorum, sosyal erişim ağından bana ulaşan bu bilginin kaynağı nedir, bilmiyorum. Ancak, Türkiye'nin önde gelen usta gazetecilerin paylaşımlarında da bu tesbiti.

Bunlardan biri de Türkiye'de bir dönem Hürriyet, Star gibi gazetelerde genel yayın yönetmenliği yapan Prof. Dr. Özcan Ertuna.

Yine de temkinliyim ama yine de birtakım sorular kurcaladı kafamı.

Heyette yer alan şahsiyetler kimdir? Eğitim ve dil birikimleri nedir? Onu teyit edecek hiçbir bilgi de yok elimde.

İnanasım gelmedi ama içime de bir kurt düştü açıkçası.

Düşünün bir kez. Türkiyemiz, ABD’nin aşamalı ve giderek ağırlaşacak bir ekonomik ve haksız ambargo ile yüzyüze.

Hükümetin onca „sükunet" çağrısına rağmen, sinsi yaptırımların etkisi hemen ortaya çıktı bile.

Türk Lirası, inanılmaz bir hızla Dolar ve Euro karşısında değer kaybediyor.

Türk Lirası, son bir yıl içinde yüzde 29 düzeyinde değer yitirmiş. 9 Ağustos 2018 resmi kayıtlarına göre, 1 yıl önce 2,5 TL 1 Euro iken; bugün 1 Euro 6,4 TL’ye çıkmış. 1 Dolar ise, 5,5 TL.

Yatırımcılar kaçmaya başlamış. Üretim ekonomisi adına yapılan birşey yok. Parasını yurtdışına çıkartan varlıklı insanlar günden güne artıyor.
Hatta Yunanistan’ın Türkiye’ye en yakın adalarında arazi ev alıp, ikamet güvencesi sağlayan Türkler’in sayısı da hiç küçümsenmeyecek kadar çoğalıyor.

Türk siyasetine şekil veren herkes, sanki Dede Korkut Masalları’ndan kalmış gibi, sürekli biçimde „yastık altındaki altınlarınızı bozdurun“ efsanesini dillendiriyor.

Sanki, ekonominin bu hale gelmesinden evinde üç beş çeyrek altını olan (o da varsa tabii) sade vatandaşmış gibi..

Böylesi bir dönemde, sorunun temel kaynağı ABD gibi, „acımasız, egoist, zilli bir ülke“ye çözüm arayışı için heyet gönderiyorsun ve içinde, dil bilen yok.

Bu nasıl politika yahu?

Doğru ise, yazıklar olsun! Yuh olsun.

İkinci bir şaşkınlığım ise, Washington gibi dünya politikasının yön bulduğu bir şehirde T.C. Büyükelçiliği bünyesinde hiç mi İngilizce bilen yok? Neden Büyükelçilik devredışı kalmıştır? Eriştiğimiz bilgiler doğru ise, Büyükelçilikte çok sayıda yerel çevirmen de görev yapıyor? Neden onların dil ve konu birikiminden yararlanılmaz?

Düşünebiliyor musunuz, çevirmenlik yapması gereken tercüman kişiler tarifeli uçakla gönderiliyor, belki heyetteki anlı şanlı sözüm ona dış politika uzmanların süsü, havası bozulmasın diye…

Tercümanları götürecek uçak rötarlı kalkmış anlaşılan. Yine de yatıp kalkıp dua edelim.

Ya bir de uçak hiç kalkmasaydı? Ya, Tanrı korusun, uçağa havada kötü birşey olsaydı? Ya, uçak Amerika’ya indiğinde, burnu bir karış havada, ruhsuz bir sınır polisinin, çevirmenleri sudan bir sebeple soruşturmaya alsaydı? Ya da başka bir sebepten ötürü, gereksiz bir tatsızlık yaşansaydı?

Türkiye’ye geri yollansaydı?

Olmaz olmaz demeyin, Amerika orası. Bal gibi olur.

İşte o zaman heyetimizin, Washington’daki görüşme masasındaki halini düşünebiliyor musunuz? Evlere şenlik!

„Anlıyorlar ama konuşamıyorlar“

Van minıtt… Van minıt…

Dil ile yarım asırdır gece gündüz haşır neşir olan, yaza çize, konuşa konuşa dilinde tüy biten bir gazeteci olarak, Dışişleri Bakan Yardımcısı olan zat-ı muhterem Sedat Önal’ın: „Anlıyoruz, ama konuşamıyoruz!“ sözünü çok yadırgadım doğrusu. Hiç yakıştıramadım.

Olsa olsa, „bizimle kafa bulmaktır bu!“ diye kabul ediyorum. Doğru ise, böylesi bir gerekçeyi, bir Dışişleri Bakanlığı mensubuna gerçekten yakıştıramıyorum.

Bir dili biliyorsanız ve hatta anlayacak kadar biliyorsanız, konuşursunuz, demektir. Konuşamıyorsanız, anlamıyorsunuz da demektir. Bu kadar basit!

Dışişleri, hele böylesi bir kritik dönemde „…How are you? Fein! Thank you…“ ortaokul tekerlemesi ile yürüyemez elbet.

Kendi ayıbınızı örtmek için, bir tür, çocuk kandırır gibi, „kimseyi aptal yerine koymayın lütfen.“

Söylenenler gerçek ise, durum gerçekten ama gerçekten vahim.

Türkiye Cumhuriyeti gibi artık bir „dünya devleti“ şeklinde kendisini lanse eden, „dünyalı“ iddiası olan bir ülke, hem de en sancılı bir dönemde, en hassas politikaların izlenmesi gerektiği şu günlerde, masada tercümanlar ile konuşacak ise, vay halimize…

Ne diyeyim ki başka?

Van minıt! Van minıt!..

Mehmet CANBOLAT Yorumladı.
Toplum Gazetesi/ALMANYA (YazıYorum: 9 Ağustos 2018)

HABERLER