Turhan SELÇUK Diye Bir Bilge ve Çizginin Evrenselliği

„TURHAN“ DİYE BİR FİLOZOF VE ÇİZGİNİN EVRENSELLİĞİ…
„…Sen yanmasan… Ben yanmasam…“
 
Henüz çocuktum.
Kendi halinde, ama eve hergün bir gazete giren bir aile ortamında büyüdüm.
 
Okuma imkanlarının görece az olduğu yıllarda, o küçük yaşıma rağmen, elime geçen her şeyi didik didik, döne döne bir daha, bir daha gözümle tırmaladığım, bir çocukluk yıllarının insanıyım.
 
Türkiye ve Dünya’yı kurtaran büyük yazıları inatla anlamaya çalışırdım ama, en çok çizgi köşelerini, karikatürleri severdim. Tarsus sokaklarında, „Teksas, Tommiksli, Zorralı“ yıllarımız da oldu ama, ilkokulda her sınıfta bir-iki gazete bulunması ve öğrencilerle gazete okuma seanslarını hiç unutamıyorum.
Cumhuriyet'in aydınlanma süreci ilerliyordu. Hedef, hala dinamikti. Etkindi...
 
Abdulcanbaz o yıllardan aklımda kalan tek çizgi kahraman dersem, abartı olmaz, inanın. Onun çizgilerden oluşan seri maceralarından okulda müsamere yani tiyatro bile yapma gayretimizi, bugün gülümseyerek iyi hatırlıyorum.
 
Haklıyım da gülümsemek derken. Türkiye’de yarım asır boyunca gündeme el koyan Abdulcanbaz’la büyüdük bizler belki de. İşte O ölümsüz kahramanı yaratan, büyüten ve bizlere gerçek anlamda hayat yoldaşı yapan isim ise, Turhan Selçuk.
 
Hani; o zamanlar birileri çıkıp günün birinde çocukluğumuzu çizgilerle süsleyen, gençliğimizde kişilik bilincine düşüncenin rengini veren bu büyük usta ile, günün birinde karşılaşacağımı, dost olacağımı, ölümüne dek bu koşulsuz güzel dostane muhabbetin devam edeceğini söyleseydi, falıma bakanlar, bana böyle bir yolun göründüğünü söylese, kahve tortusunda böyle birşeyler okusa, inanın inanmazdım.
 
Ama, bu bir gerçek oldu.
Neden bunu anlatıyorum?
 
Çünkü bugün 11 Mart. Turhan Selçuk Ağabey’in 8. ölüm yıldönümü. Yani Türkiye’nin bu büyük ustasını 8 yıl önce, yani 11 Mart 2010 günü 88 yaşında yitirdik.
 
Ne garip; sanki ağabeyimi, babamı, bir aile büyüğümü yitirmiş gibiydim o gün.
 
Bugün bile 8 yıl öncesindeyim. Yıllar önce kayda aldığım ve Cumhuriyet aydınlanmasının Kemalist kahramanlarından Turhan Selçuk’un Türkiye’nin yarım asırlık geçmişine ışık tutan yer yer acılı hatıralarını geceyarısı bir daha dinlerken, aradan geçen şu 8 yılın, daha dün gibi geldiğini hissettim.
 
Turhan Ağabey, ölmemişti sanki. Yanımdaydı. Uykusu kaçmış abi kardeş gibi, ya balkonda ya da bahçede muhabbet ediyorduk.
 
Ama O bugün aramızda değil artık.
Sonsuzluk yolculuğunu bugün, Hacıbektaş’ta yaşıyor. Türkiye’nin bir avuç erdemli bilgesinden biri olan kardeşi, gazeteci yazar İlhan Selçuk ile, Hacıbektaş’ta, hayatın sonsuzluğunu birlikte, yan yana, omuz omuza soluyor.
Tıpkı gerçek hayatlarında olduğu gibi… Son nefeslerine kadar…
 
Turhan Ağabey’in mücadele ve aydınlanma çabalarıyla dolu hayatı, varlığı önünde öncelikle saygıyla eğiliyorum. Sona bırakmadan. Çünkü, sonuçta son söz „çizgi“nin olmalı.
 
Çünkü Turhan Selçuk, sadece aynı toprakları yaşadığımız, yakın tanıdığım bir aydın değildi.Daha başka bir şeydi.
Bence O’nun hayatı, Türkiye’nin güncesiydi.
 
Yaşamının her anını dolu dolu yaşadı. Bir aydın sorumluluğu ile, inandığı, doğru bildiği yoldan hiç sapmadı. Çizgileriyle, günlük karikatürleri ile, Türkiye’nin aydınlanması uğruna boyuna düşünce üretti, karikatürleri ile yön verdi.
 
Yeri geldi, bu sorumluluğun bedelini de yer yer ağır ödedi.
Yargılandı, mapuslara düştü, işkence gördü, acılar yaşadı, özgürlüğü elinden alındı, insanlık onuruyla oynandı.
 
Ama O hiç yılmadı. Yaşamının son anına kadar, hakkında açılmış davalarda, haklı ve onurlu olduğunu kanıtlama gibi bir mücadeleden asla vazgeçmedi.
 
O’nunla yolumuz, Milliyet Gazetesi Avrupa baskılarındaki sorumluluğum döneminde kesişti. Çocukluğum ve gençliğimin özgün kahramanı Abdulcanbaz’ın babası Turhan Selçuk’la bir küçük „göz damlası“ diye başlayan tanışma tesadüfü, aramızdan ayrıldığı 11 Mart 2010 tarihine kadar değil, bugünlere kadar süregeldi.
 
Öyle inanıyorum ki, bu dostluk, gün gelecek sonsuzlukta da buluşup yoluna devam edecek.
 
Bence Turhan Selçuk, sadece bir çizer değildi.
O toplumsal aydınlanmasının hiç sönmeyen bir ışığı idi. Çok sevdiğim mütevazı kişiliği ile, eserlerinde kullandığı özgün çizginin ruhu, o denli yalın, ama hep evrensel ve yoğun mesaj yüklü idi. O yüzdendir ki, trafik polislerinin otoyolda aşırı yüklü kamyonların durdurup cezalandırması gibi, sürekli polisle tanıştı.
 
Turhan Selçuk, bence dünyayı erken anlayan bir küresel aydındır.
O, sanat yoluyla kendini insandan, toplumdan sorumlu gören bir büyük ustaydı.
 
80’li yılların sonuna doğru „Modern Karikatürün Babası“ diye de bilinen Turhan Selçuk’un eserlerinden oluşan, T.C. Dışişleri Bakanlığı’nca düzenlenen ve farklı kıtaları dolaşan „İnsan Hakları“ adlı sergisinin varlığından haberdar oldum.
 
Bir heyecanla, ilişki ağımızı kısa yoldan kurcalayıp, bu serginin, kısa süre sonra, Frankfurt bölgesine gelmesini başardım. O gün başlayan masum sergi projemiz, yıllar boyu devam etti ve benzeri sergiler, bugün hala sürüyor.
 
Bunları neden söylüyorum acaba?
Çünkü bu her sergide, Turhan Selçuk’u biraz daha yakından tanıma fırsatım oldu. Onun çizgilerinde tanık olduğum, soluduğum evrensel mesajlar sayesinde dünyayı ve insanı anlamaya çalıştım.
 
Bugüne değin, Turhan Selçuk’un eserlerinden oluşan 50 civarında sergi açtım. Neredeyse her sergide, onun eserlerini yorumlama cesaretini kendimde buldum.
 
Batılı sanatsever kitlelere, Turhan Selçuk’u anlatmak isterken, „Çizginin Picasso’sudur“ gibi tanımlama gayreti içine girdim.
 
Ama bir gün birden düşündüm.
Bu ifadenin doğru olmayacağına, Turhan Selçuk gibi bir sanatçıya haksızlık etmiş olacağıma kanaat getirdim.
 
Çünkü benim dünyamda Turhan Selçuk, küresel çapta isim yapmış, gelmiş geçmiş hiçbir sanatçı veya şahsiyet ile kıyaslanmayacak kadar ve en az onlar kadar özgün ve çok değerli bir sanatçıydı.
 
Konuşmalarımda da bu fikir değişikliğimi anlatırken, metnimi yeniden yazdım:
 
„..Gün gelecek, benim gibi birileri, dünyanın herhangi bir köşesinde, diyelim ki, o yıllarda sanatın herhangi bir dalında başarılı olan bir insanı tanıtırken, öyle inanıyorum ki, bugün ben gibi bir kıyaslamaya gidecek. Tanıttığı sanatçıyı anlatırken, mutlaka geçmişe uzanacak ve: „O, (her kim ise) sanatının Turhanı’dır“ diye bahsedecek. Gelecek yılların sanatçılarını, anlatmaya çalışanlar, Turhan Selçuk’u ve onun meşhur imzası olan „Turhan“ı bağlayıcı bir kıyaslama ölçütü olarak kullanacak…“
 
demeye başladım. İnançla bunu dillendiregeldim.
 
Çünkü O, yani Turhan Selçuk, bu dünyada hiç kimse ile kıyaslanamayacak kadar özgün bir isimdir, eşine az rastlanır bir değerdir. Topraklarımızın gün ışığına çıkarttığı kıymetli bir madendir.
 
İyi de; değerini bilebildik mi? Kıymetini yaşarken anlayabildik mi?
 
diye düşünüyorsunuz, farkındayım.
 
Bence de değil. Öyle olsaydı, dünyanın, bugün eserlerini büyük hayranlıkla andığı Turhan Selçuk’a, sanatçımıza bu kadar acı çektirir miydik? İnançla savunduğu doğrularını, sorumlu yurttaşlık ilkelerini cezalandırır mıydık? O’nu mahkeme kapılarında, cezaevlerinde, baskı odaklarında süründürür müydük?
 
Ama oldu bütün bunlar. Cezaevinde işkenceden kırılan kaburga kemiklerinden ikisi yüzünden, bükülen beline rağmen, yaşadığı acıları içine atarak, hayata inandığı doğrularla dik durmakta direndi.
Türkiye’ye hiç küsmedi. „Memleketim“ dedi. Kendisine zulümü layık görenleri belki içinde affetti ama, yaşadıklarını hiç unutmadı. Yine de „insanım“ dedi.
 
Bugün aradan 8 yıl geçmiş.
Şimdi, bu satırları kaleme alırken, hastaneye düşmeden önce İstanbul’daki evinde 2 saatlik son derin sohbetimizi hatırlıyorum.
 
Sohbet deyince ne olur, sözlerin havada uçuştuğu, zamanla yarışan bir muhabbet ortamı, diye birşeyler düşünmeyin. Önünde belki de son çizgilerinden birini bitirmeye çalışırken, emektar siyah kaleminden dökülen mesajları izliyordum genellikle.
 
Çünkü, onun karakteriydi o basit gibi görünen, kıvrımı, eğilip bükülmesi pek olmayan sade çizgiler. Çünkü Turhan’ın dünyasında eğilip bükülme, kıvrılma yoktu. Çizgilerinde nasıl olabilirdi ki…
 
O gün, her zaman olduğu gibi „Söz Çizginin“ idi.
 
Karikatürlerinin başlığı da bu slogandı.
Çünkü Turhan Ağabey, konuşmayı hiç sevmeyen, söylemek istediğini çizgiye yükleyen bir farklı „dahi“ idi.
 
O’nun eserleri, bakılmak için değil, okunmak içindi. Kalın birer roman çoğu.
Söze gerek yoktu. Çizginin her damarında zaten söz vardı.
 
Ben, yıllardır o eserlerle adeta yeniden büyüdüm. Onlarla dost oldum. Her seferinde yeniden, ilk kez okuyormuş gibi bir daha okuyorum, itiraf edeyim, her seferinde yeniden büyüyorum inanın.
 
Turhan imzalı karikatürlerin sergisine gelen Batılılar tanıdım. Sağlık sorunlarına rağmen, yurtdışında açtığımız sergilerimizi de zaman zaman onurlandıran Turhan Selçuk’u, o salonlarda yakından tanıyınca, onun elini tutmak için büyük heyecan yaşayan insanları gördükçe, O’nunla, ülkemiz adına, hem de ne yazık ki, sanatçısına yeterince sahip çıkmayan, darda boğan, mahkeme koridorlarında süründüren ülkem adına, O’nun gibi bir sanatçıyı yetiştiren topraklarımız adına büyük gurur duydum.
 
Çünkü O bir Türk sanatçısıydı. Ama evrenseldi.
Tıpkı geride bıraktığı ölümsüz eserleri gibi.
 
Bugün 11 Mart 2018. Turhan Ağabey’in ölümünün üzerinden 8 yıl geçmiş.
Yaşasaydı, eğer ki bugün aramızda olsaydı 96 yaşında olacaktı. Mücadelesine inandığı yola, eminim, yine devam edecekti. Ne pahasına olursa olsun…
 
İnanıyorum. Turhan Selçuk’un bu mücadelesi bugün bence sürüyor.
 
Ve sürecek… O’nun özgün çizgilerinde, bir kana, cana, farklı bir kimliğe bürünmüş, gelmiş geçmiş bizlerle büyümüş tüm şahsiyetlerin, gün gelip, el ele, kol kola, özgürlüğü doyasıya yaşadığı günlere kadar sürecek.
Bundan eminim.
 
Taaa ki, o günlere kadar…
 
Turhan Selçuk, sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada insan hakları ve gerçek demokrasi ve düşünce özgürlüğünün gerçekleşeceği güne kadar…
 
İnanın, O, büyük usta, şimdi bile evrensel bir mücadelenin içinde.
 
Bir gün bana şöyle bir soru sormuştun:
„Mehmet kardeşim, benim için, sergiler için neden bu kadar yoğun zamanını harcıyorsun?“
demiştin. O gün verdiği yanıtı, buradan seni ve senin gibi bedel ödemiş bir avuç aydın insanı anlayabilmesi için, okuyan her kişi duysun diye yinelemek istiyorum izninizle:
 
„…Sizler Türk ulusunun bilinçlenmesi, aydınlanması uğruna, dünyadan geri kalmasınlar diye hayatınızı ortaya koydunuz. Sorumlu davrandınız. Bedel ödediniz. Yanınızda olmayı, sorumlu yurttaş olmanın bir gereği olarak gördük. Bizleri yetiştiren o kutsal topraklara borcumuzu belki bu şekilde ödüyoruz…“
 
Evet, aydınlığa sahiplenmek gerek. Yoksa nasıl mümkün olur ki karanlığı yenmek…
 
Turhan Selçuk, karanlığı gösteren, aydınlık bir yolda hiç sönmeyen bir mumdu.
 
O’nun saçtığı ışıktan ben de bir parça nasibimi aldım galiba.
O’na Türk milletinin aydınlanma sürecine hiç yılmadan, bedeline katlanarak verdiği ışıktan ötürü, binlerce kez borçlu hissediyorum kendimi.
Bir yurttaş sorumluluğu bilinciyle…
 
Hani, büyük ozan Nazım Hikmet’in „Kerem Gibi“ adlı evrensel şiir yolculuğunda dediği gibi:
„…sen yanmasan, ben yanmasam, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa…“
 
Rahat Uyu, Turhan Selçuk. Seni unutmadım. Unutmayacağız.
Mücadelen sürüyor. İnan buna… Sürecek… İnan…
 
(Mehmet CANBOLAT Yorumladı)
Toplum Gazetesi/ALMANYA (YazıYorum: 11 Mart 2018)
HABERLER