"THY'nin Parası Deniz, Yemeyen ABD Olsun!"

Toplum Gazetesi/ALMANYA: (DÜŞÜN/YORUM: 24 Mart 2016)

"...THY'NİN PARASI DENİZ; YEMEYEN ABD OLSUN!!!"
AYMAZLIK DEĞİLSE NEDİR BU DESTEK?
SAVAŞLARIN YORDUĞU BİR DÜNYADA KAN VE ŞİDDETİ KÖRÜKLEYEN BİR AMERİKAN FİLMİNE, THY NASIL SPONSOR OLUYOR Kİ? YAZIK!

Mehmet CANBOLAT gitti, gördü ve yorumladı.

İnsan hayatta çok şey kaybeder ama, bu yitimler içinde belki de en önemlisi zaman ve insanlık duygusu olsa gerek.

Evet, geçenlerde aşırı biçimde abartılı bir sinema programında, yaşamımdan iki saatin ve insanlık duygularımın adeta gaspedildiğini hissettim ve başka bir önemli konuyu ele almak varken, içimi kemirdiği için bu günceli paylaşmayı yeğledim.

“Batman, Süperman” sanırım, yediden 97’ye hemen herkesin bir şekilde duyduğu, adı üstünde akıldışı bir gücü simgeleyen, tipik bir ABD senaryosunun iki özgün parçası. Yani “Yenilmez Güç” göstergesi. Yani açıkça ABD’nin ta kendisi.

Filmler yoluyla beynimize yansıtılan aslında, insanın, adalet-madalet gibi gözboyama kirliliğiyle bezeli olaganüstü gücü değil, sadece Amerika’nın “ben varım, sadece ben!” mesajıdır.
Biraz daha açalım konuyu isterseniz...

THY’nin alelacele çağrısıyla gittiğimiz ve ayrıntısını doğrusu pek bilmediğimiz bir sinema davetinden çıkardığım gözlemim özetle bu.

Film, son derece kötü bir ürün ve adeta insan aklıyla alay ediyor. Bildiğini okuyan, dediğim dedik diyen ve zihinlerimizi esir alan bir yapım. Alevler öbek öbek dalga dalga üzerimize gelirken “İstemezsen beğenmezsen, çek git” diyen acımasız bir sömürü filmi.

Frankfurt’un ünlü sinema salonlarından birindeki özel gala icin tahsis edilmiş mekan, neredeyse dolu. Havacılıkla ilgili yüzü aşkın Türk ve Alman seyahat, uçakçılık uzmanı, erbabı kişiler davetli.

Gazeteciler de, bu “muhteşem etkinliği” izleyip, haber yapsınlar istenmiş ve lütfedip, çağrılmış. Başkonsolosluk mensupları da neredeyse tam kadro, özel protokolde oturuyor. Ev sahibimiz ise, havalardaki güvencemiz, özgürlük kuşumuz, onurumuz olarak bildiğimiz, saydığımız Türk Hava Yolları.

Programda ABD yapımı böylesi bir filmi izlemek var ve kırmızı siyah özel gözlükler, soğuk bir coca cola ve patlamış sıcak mısır da bedava.

Gözlükler ise, karanlıkta Süperman, Batman buluşması diye gözümüze sokulan, şiddetten, savaştan, güç gösterisinden, kirli çirkin dişini göstermekten öte gitmeyen her türlü tehdit unsurlarını daha rahat görelim, diye. Mesajlar beynimize sanki daha iyi şırınga edilsin istenmiş ustaca bir yaklaşımla.

Yaklaşık iki saat boyunca sizi rehin tutan bu filmin her karesi, okyanus ötesi güçlerin nelere muktedir olduğunu bir kez daha gözlerimizin önüne koyuyor. İstersen alma! Mümkün değil.

Yanan şehirler, beton yığınlarının altında can veren insanlar, acımasız ilahlar, bombalar, akıl almaz silahların saçtığı alev yumakları, ajanlar, sahte ve cıvık cıvık bir romantizm ve her türlü ihanet, pislik, insanlık dışı davranış ve gelecekten umutsuzluğu körükleyen, “Bana teslim ol. Başka çaren yok. Ya yanımda ol, ya da....” diye tehditlerin hepsi, boncuk boncuk bir arada.

Filmde sıkça karşımıza, akıldışı yaratıklarda çıkıyor. Ahtapotu andıran bu dev ürkütücü yaratıkların kolları, sadece savaşta Süperman’ı sarmakla kalmıyor ve siz de, yüreğinizdeki barış ve sıcaklık arayan çocuk ve onun yaşama umutlarıyla birlikte, sanki kanlı dişliler arasında, bağırmaya bile fırsat bulamadan, ezilip gidiyorsunuz.

Dedim ya; insan aklıyla açıkça alay eden, insanı küçülten, “sen yoksun, ben varım” diyen ve hep ezen bir film bu. Nereden baksan; hep şiddet.. hep ölüm... hep savaş ve klasik ezilen ezen gerçeği.

Teknolojinin en yüksek olanaklarını, en çirkin emellere alet ederek, hazırlanmış bir felaket senaryosundan başka birşey değil bu film. Kızım sana söylüyorum, gelinim sen işit, der gibi, bu doğrudan ve dolaylı mesajlar.

Kurtarıcı, Mesih diye pazarlanan aptallıklar, arada bir romantizm de işin kandırmaca dondurması artık.

İnanın bana, isyan ediyorsunuz izlerken. Hayatım boyu binlerce film izlemiş birisiyim ama, inanın, hiçbir filmde, kendimin, aklımın, ruhumun, aptal yerine konulduğunu, sömürüldüğünü hissetmedim.

21. yüzyıl gerçeğindeki dünya bunca savaşla, çatışkıyla boğuşurken, bizler evlerimizde bu acılardan bunalırken, böyle bir filmi nasıl gözümüze sokup, beyinlerimizi rehin alıyorlar ki? diye sormadan edemiyorsunuz. Neden? Neden ? Neden? diye soruyorsunuz. Gece uykunuz da tutsak elbette.

Kalkıp, buradan bir kez daha sorma güdüsü zorluyor sizi.
Ve soruyorsunuz.

İnsanlığın, umutsuzluğa zaten diz boyu sürüklendiği böylesi bir zamanda, neden bunca kan ve güya adalet arayışı gibi uydurmacayla ölümden, umutsuzluktan, korkudan başka birşey vermeyen böylesi bir film?

Ben neden buradayım? diye soruyorum.
Eeeeyyyyyy Türk Hava Yolları. Gözümüzün onuru. Göklerdeki özgür kuşumuz. Kanadımız, kolumuz.

Nasıl olur da böylesi bir kanlı oyuna gelirsiniz siz?

Dünyada acının, savaşın, ölümün, baskı ve zulmün kol gezdiği yakın dünyamızda olup bitenleri görmezden gelip, savaş ve kan duygularını körükleyen ve herkesten bir RAMBO yaratmayı hedefleyen böylesi yapımlara, nasıl destek verirsiniz? Bunca acı ve üzüntünün arasında nasıl bir vicdan bu?

Nasıl olur da, Türk halkının katkısıyla büyüyen yağlı kesenizi, böylesi bir Amerika türü kirli kumara yatırırsınız?

“Topu topu 5-6 saniye süreyle bu filmde THY logosu görünsün,” diye, milyonlarca paramızı neden sokağa atarsınız?

Türk milletinin alınteri nasıl böyle, bilinçsizce feda edilir?

Filmin sonlarına doğru, “Ahaaa İşte, THY’nin logosu göründü” diye, Malkoçoğlu, Karaoğlan filmlerinde kahraman yetişti sevinciyle, ayağa kalkıp, sinema salonunu, “görmemişin oğlu olmuş, tutmuş, bilmem neresini koparmış” gibi, özenti ve sığlık kokan alkış seansına boğmaya, havayı daha fazla kirletmeye, sahte gülücüklere soyunursunuz?

Duyduk. THY, bu filme sponsor olmuş. Maliyeti bilmiyoruz ama, milyonlarca Dolar’dan sözediliyor.

Ne kazandı şimdi THY?

Avrupa’da veya başka yerlerde düzenlenen onca güzel tanıtım etkinliğine, bir yudum destek vermek, Türk kültüründen zenginlikleri Batı’da tanıtmaya omuz vermek dururken, bu kanlı senaryo için para musluğunu açmanın, insanımızın, anasının sütü gibi helal olduğuna inandığım, saygı duyduğum alın terini böylesine acımasız bir kan nehrine nasıl akıtırsınız?

Bugün Avrupa’da yaşayan Türk toplumunun göç süreci 60 yılına dayandı. Biliyor musunuz?

60’lı yıllarda haftada sadece 1-2 aktarmalı uçak seferleri ile uçup, Türk işçisi sayesinde Avrupa’ya açılan ve onunla hızlı büyüyen bir kurum, bu milyonluk bütçeyi, onların yararına bir parça kullanıp, “halktan aldığını halkıyla paylaşan bir iyiniyet simgesi” olamaz mıydı?

Bugün cami köşelerine, lokallere gidin ve görün. İnsanlarımız arasında, uçak fiyatları yüksek diye, Türkiye’ye birkaç yıldır gidemeyen, o kadar çok dar gelirli insanımız var ki…

Bu sponsorluk bütçesinin binde biri, bu insanların yararına açılamaz mıydı? Hiç olmazsa, “Biz varsak, sizlerin sayesinde varız. Biz kurumsal anlamda bugün bu kadar büyüdüysek, sizlerin omuzlarında büyüdük” diyemez miydi?

Türkiye'de yoksul aile çocuklarına öğrenim bursu verilemez miydi?

Dünyada açlığın hüküm sürdüğü bölgelere, insani yardim diye bir parça koklatılamaz mıydı?

Bunlar üzerinden reklamınız olsa, duyarlılığınıza kurban olsa bu millet?

Hiç kimse düşünmemiş olsa gerek.
Sorumsuzluk diz boyu.

Halkın parasını, birilerinin egosu tatmin olsun diye, bu kadar hoyratça sokağa atanlara öylesine kızıyorum ki... Ancak balık baştan kokmuşsa, ne yapılabilir ki!

Türkiye’de, artık herkes farkında. Ülkemiz, anayurdumuzda belli bir zümre, Osmanlı saltanatının 17. yüzyılını yaşıyor. O zümre, Lale Devri huşusu içinde yüzüyor.

Ne gariptir ki, toplumun belli bir kesimi de, onların saltanatını izlerken, mutluluk oyunu oynuyor.

“Haşmetlim, Devletlim! Sen çok yaşa emi! Berhudar ol”.
Böylesi bir garip durum anlayacağınız.
Ama birinin çıkıp “Kral Çıplak” demesi şarttı.

Ve gerçek ortada. THY’nin Parası Deniz, Yemeyen ABD Olsun.
Kral çıplak galiba... Ne demek şimdi ”Galiba”. Kral açıkça çıplak, çıplak!

Evet buradan haykırıyorum: “Kral Çıplaaaaakkkkk”
Var mı çığlığımı duyaaaannn?

Yoksaaaaa,
Gel de bizi sen kurtar.
Ya Süperman, ya Batman...”

Sonuçta, dedik ya, ikisi de aynı kapıya çıkıyor, aynı havuzda besleniyor.

Yani “Made of Amerika”
Üffff... Üff!

Nasıl da düştük bir tongoya.

Mehmet CANBOLAT gitti, gördü ve yorumladı.

Toplum Gazetesi/ALMANYA: (DÜŞÜN/YORUM: 24 Mart 2016)

HABERLER