Öyle Şehirler Vardır ki; Onlar, Bir İnsan İle Simgeleşir

ÖYLE ŞEHİRLER VARDIR Kİ, BİR İNSAN İLE SİMGELEŞİR.
BAŞKALARI AİDİYET DUYGUSUNU ÖĞRENİR ONDAN…

Her kentin en az bir insan boyutlu simgesi vardır. İyi veya kötü. Memleket, bazen onunla anılır. O gelir akla.

Bunu siz de mutlaka bilirsiniz.
Çünkü her kim bugün nerede yaşıyorsa, nerede doğup büyüyorsa, şöyle bir çevresine baktığı zaman, kimlerin o şehir veya kasaba için simge niteliği taşıdığını hiç düşünmeden söyleyebilir. Bu özellikle Anadolu kentleri, kasabaları için daha da bir anlam taşır. Çünkü, yerel yaşamlarda simgelerin ayrı bir gücü vardır.

Bugünkü konuğumuz da işte bu saptamaya en güzel örnek. En azından Tarsus açısından…

Bugün bu tarihi şehirde yaşayanlardan kime sorsanız, „Togo deyince ne gelir aklınıza?“ deseniz, alacağınız yanıt açık. „Kitapçı Selçuk Togo Amca“. Kitapçı çünkü uzun yıllar bu şehirde, bu dalda, kitap gazete, kırtasiye işlerinde çalışan en eski esnaf O. Güleryüzü, yardımseverliği, dayanışmacı ruhu ve elbette bugün bile ilerleyen yaşına rağmen, bir gram fire vermediği çalışkanlığı ile, belki de mercekle aranıp; bulunamayacak bir insan işte Selçuk Togo. Bilgi ve anı küpü.

Şimdi bir insan düşünün ki, önüne büyük fırsatlar, iş teklifleri gelmiş olmasına rağmen, İstanbul’a kapağı atmak yerine, doğup büyüdüğü memlekette olmayı tercih etmesi, elindeki işiyle yetinmesi, öyle kolay anlaşılır bir şey olmayabilir.

Ama O, böyle bir insan. 1929 doğumlu. Yani gerçek anlamıyla, bugün sayıları giderek azalan, Cumhuriyet’in ilk çocuklarından biri. İlk ve orta okulu, yokluk yıllarında Tarsus’ta okumuş. Eğitim deyip başka birşey demeyen bir ailenin çocuğu olarak, liseye gidecek ancak, Tarsus’ta lise yok. 3 yıl süreyle hergün Adana’ya trenle yolculuk ve ardından Tıp Fakültesi hedefi ve doktor olmak hevesi.

Yüksek öğrenime başlıyor başlamasına ama, zorlukların anası, anne Seher Hanım, aniden hastalanınca, Selçuk Togo, okulu bırakıp, Tarsus’a dönüyor. Bugün yine annesinin adını taşıyan mevcut tarihi dükkanın yakınında, artık siyah beyaz resimlerde bir güzel anı olarak kalmış olan ve Tarsus’un tarihi belgelerinden biri sayılan Seher gazete büfesini çalıştırmak zorunda kalıyor.

Seher Hanım ise, kentin yakın tarihinin ayrı bir simgesi. Selçuk Togo için sadece bir anne değil, aynı zamanda bir baba, bir öğretmen ve kardeş. Çünkü Selçuk Togo, babasını hiç görmemiş. 2 yaşındayken kaybetmiş. Gençliğinde yaşlı bir esnaftan öğrendiğine göre, babası, Osmanlı döneminde asker olarak Yemen’e gönderilmiş. Süveyş Kanalı yapımında çalıştırılmış. İstanbul Hükümeti’nin telgraf talimatıyla yıllar sonra memleketine geri gönderilmiş. Çünkü Osmanlı, varılan bir anlaşma ile, Süveyş Kanalı’nı İngilizler’e terketme kararı almış.

Selçuk Togo o günlere ilişkin İngiliz entrikalarından da söz ederken, „İngiliz Lawrens denilen bir elçi, bölgede yaşayan Araplar’a altın dağıtarak, „Türkler sizin canınıza okuyacak. Siz onları gördüğünüz yerde öldürün“ diyerek, ürküterek, kışkırtmış. Tarsus’un eski eşraflarından sayılan Kozacılar’ın büyüklerinden Hammadi, aslen Lazkiye’li imiş ve çok iyi de Arapça bilirmiş. Babamı yollarda ölümden kurtaran kişiymiş. Yolboyu Türk askerlerin cesetleri varmış. Türk deyince su bile vermezlermiş. „Lel Arab?“ sorusuna yanıt veremez isen, orada öldürürlermiş. Hammadi Amca, babamı, yolda sorguya çekildiğinde kurtarmış. „Bu kim?“ deyince, o da. yalan söyleyip, kimlik vermeyip, babam için: „Bu Afrinli bir hastadır. Konuşamaz.“ diyerek, öldürülmesini önlemiş. Atatürk ve İnönü’nün de sınıf arkadaşı olan amcam Şam’da Ordu komutan vekiliymiş. Onun sayesinde Şam’da 6 ay krallar gibi yaşamışlar…“ diyor.

Ve memleket eşrafından Hammadi Efendi ile baba Fuat, 1918’de Tarsus’a dönüyor. Ancak, o günlerde Tarsus Fransız işgalinde. Gerisini, adeta ayaklı yerel tarih olan Selçuk Togo’dan dinliyoruz:

„…Babam, Fuat Çavuş diye kendi adına bir mahalli müfreze kurmuş. 1918 yılı öncesinde Tarsus’ta üç kavim yaşarmış. Türkler, Araplar ve Ermeniler. Herkes bir kardeş gibi bir arada. Ancak bu huzur Fransız işgaline kadar. Fransız işgaliyle birlikte şehirdeki Ermeniler kışkırtılıyor ve bir anda bölgede çete harbi patlak veriyor. Şehir adeta ikiye bölünmüş bu işgal yüzünden. Ancak, direnişe karşı koyamayan Fransızlar, bölgeden çekilmek zorunda kalınca, yoğun nüfusa sahip Ermeniler de, Tarsus’tan ayrılmak mecburiyetinde kaldılar. Aksi takdirde linç yaşayabilirlerdi. Çünkü, o kalkışma sırasında, Tarsus’un tanıdığımız ailelerinden bazılarının, örneğin Gözüsulu lakaplı ailenin Hacı isimli bir ferdinin gözüne, acımadan, vahşetle mil çekmişlerdi. Bu Tarsuslu Türkler’in hiç unutamayacağı bir olaydı. İntikam duygusu yoğundu. Ancak yine de, Ermeni çeteler gibi yapmayan ve Tarsuslu Türkler’in yanında kalan ailelerde vardı. Onlar bilinirmiş ve şehri de terketmemişler. Onlar şimdiki kuşakları da bugün hala aramızda ve hiçbir sorun yok…“

Selçuk Togo adeta yerel arşiv gibi. Ne sorsanız, başlıyor, tarihiyle, ayrıntısıyla anlatmaya…

Hala işinin başında, „Çalışmasam, duramam ben…“ diyor ve işyerindeki dar kenar sedir/koltuğunda gün boyu oturup, işini takip ediyor. Bu arada ziyaretçileri de hiç eksik değil. Sözü sohbeti hoş bir insan ve hemen herkesin, önünde saygıyla eğildiği bir bilge beyefendi.

„Tarsus“ diyor, başka birşey demiyor. Tam bir „memleket hastası“. Gençliğinde bazen başka şehirlere gidermiş ama, aklı sürekli buralarda. Eski yıllarda gazete başbayiliği yapmasından ötürü, İstanbul basın dünyasına da çok yakın. Çalışkanlığı ve ticaret zihniyetinden ötürü Hürriyet’in eski sahiplerinden Erol Simavi veya Türk basının duayen ismi Nezih Demirkent ile özel bir dostluğu olmuş. Simavi, basında imparator olduğu yıllarda, Selçuk Togo’ya İstanbul’daki holdingde çok önemli görevler önermiş, açık çek vermiş, ev vermişler, holdinglerden hisseler teklif edilmiş.

Ancak O: „Tarsus’tan ayrılamam“ demiş. Böyle insanlar da varmış meğer. Artık cazibesi neyse bu memleketin?

Düzgün ve sağlıklı yaşamaya inanılmaz önem veren bir isim. Ama her dakikası dolu. Dükkanın önünden gelip geçip de, „Selçuk Amca“yı soran, halhatır eden insanların sayısı o kadar fazla ki… Hatta kente gelip giden mülki amirler için bile, sıkça bilgi ve sohbetine başvurulan özgün bir şahsiyet.

Dile kolay 80 yıldır, neredeyse gece gündüz iş hayatının içinde Selçuk Togo.

Yine eskilere uzanıyor ve Tarsus’un Mersin ile Adana arasında yer almasından ötürü, kitap bayiliği işini hızla büyüttüğünü hatırlatıyor. Her iki büyük kentin kitap ihtiyacını bile Tarsus merkezli karşıladığından, bu şehrin ticari potansiyeline ayrı bir katkı sunduğundan söz ediyor.

Merakımızı yenemiyorum yine: „Tarsus’a sizi bağlayan sebep neydi?“ diyorum.
„Bunu kelimelerle anlatmak mümkün değil evlat“ diyor ve ekliyor:

„Yaşamak lazım, bu bağlılığı hissetmek lazım, hem de damarlarına kadar…“

İstese bugün bile dünyanın her yerinde yaşayabilecek imkana sahip ama O: „Bu memleket var ya, bu memleket, benim tanımı güç iç huzurumdur.“ diyor.

„…Ben bugün, ben isem, bu memleket sayesindedir“ diye de ekliyor, vicdan borcunu anlatır, gönül borcunu öder gibi…
Sanki biraz da bu topraklardan beslenip, biraz „adam“ olunca, sırtını dönenlere sitem edercesine…
Selçuk Togo… bugünlerde 90’ıncı yaşa doğru yol alan renkli bir kişilik. Anadolu’nun bir köşesinde makus talihi ile başbaşa ve tarihe inatla direnen bir kentinde yaşıyor.

„Selçuk Togo, mesela İzmir’de, İstanbul’da doğup büyüseydi, acaba…“ diyecek oluyorum ama, elini „itiraz“ anlamında kaldıyor ve o gülerek:

„Yoookkk… Ben bu memlekette doğmuş olmaktan, buranın kokusunu almaktan ve bir gün gelip, olacak elbet, burada ölecek olmaktan çok mutluyum…“ diyor.

„Ya bir daha dünyaya gelirse Selçuk Togo? diyorum. Yanıtı açık ve net. „Nuh diyor, peygamber demiyor.“
„Yine Tarsus… Yine memleketim…“
Sen çok yaşa Selçuk Togo Bey… Daha uzun yaşa…

Şimdi oturdum, düşünüyorum.
Diyorum ki, sevgi aslında bulaşıcı bir şeydir.
Sevgi yaşanmaz sadece, öğrenilir de…
Sevginin toprağa olanı, bence en karşılıksız olanıdır. Çünkü insan insandan birşey bekler ama, toprak öylesine beklentisiz.

Selçuk Togo gibi, Anadolu’nun onca farklı köşelerinde nice isimsiz, memleket kahramanları vardır, kimbilir kimlerdir onlar…

Selçuk Togo gibi, „memleketim deyince, gözlerinin için gülen bir Anadolu beyefendisi…

Toprak ve memleket sevgisini yaşamayanlara, işte böylesi kahramanları bulup dinlemelerini, geçmişten memlekete ve hayata dair, aidiyet duygusuna dair, birşeyler öğrenmelerini salık veriyorum.

Çünkü inanırım;
„Hayatta olmak“ ile, „yaşamak“ arasında, çok derin bir fark vardır.

Yaşamak, hayatta olmanın aksine, sadece yiyip içmek, yatıp kalmak değildir bence.
Sevgi lazım, ruh lazım, sevmeyi bilmek lazım…

Memleketini… Toprağını sevmek…
Çünkü orasıdır, eninde sonunda gideceğin yer.
Yani toprağın… seni bekleyen toprak…

Mehmet CANBOLAT Yorumladı)
Toplum Gazetesi/ALMANYA: (YazıYorum: 12 Mart 2018)

HABERLER