"Oğlum Memed! Varna'dan sesleniyorum Sana."

(Mehmet CANBOLAT Yorumluyor)

Varna'dan Türkiye'ye Bir Mesaj:
„…OĞLUM MEMED! VARNA’DAN SESLENİYORUM SANA!.. DUYUYOR MUSUN?..."

Hani Nazım’ın sürgünde iken memleket özlemiyle yandığı günler vardı ya…

Hani birinde, Bulgaristan’a gelip de, Varna’dan Türkiye’ye „Oğlum Memed… Varna’dan sesleniyorum sana…“ diye belleklerimize kazınan yanık bir memleket hasreti kokan o güzel dizeli dışavurumu vardı ya…

„Oğlum Memed! Varna’dan sesleniyorum sana…“

Avrupa Birliği’nin 26 Mart 2018 günü Varna’da yaptığı mini zirvedeki “Türkiye“ eksenli gündem maddesini izleyince, bu dize geliverdi birden aklıma.

Malum, Türkiye AB çatısı altında olmayı 1963 yılında kafaya koymuş ancak, Batı’da bir türlü kanıksanamamış bir ülke. 

Çünkü birçok yönüyle sindirimi güç bir ülke. Öyle biliniyor.
Dini ayrı, kültürü farklı bir toplum. Batılı değil, „Doğulu“.

Neredeyse 60 yıllık AB maceramızın geçmişine baktığımızda, genellikle bu ögelerle ön plana çıkıyordu hep.

Her seferinde kendimizi bu noktalarda savunmaya çalıştık ve Topluluk ailesine katılmaya çaba sarfettik. Ve hiç yılmadan „Biz Batılıyız“ demekten, dilimizde tüy bitti sanki.

Geldiğimiz nokta bugün, komşu Bulgaristan ve Varna.

AB Komisyonu Başkanı Jean Claude Juncker Türkiye’ye Erdoğan üzerinden seslendi adeta… „Kızım sana söylüyorum, gelinim sen işit!“ misali…

„Eeeeyyyy Erdoğan… Varna’dan sesleniyorum sana…“

Bakmayın siz öyle kameralar önünde T.C. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yüzündeki zoraki tebessüme. Gerçekten, mini bir zirve olmasına rağmen, çok zor geçeceği ve sonucu da bence zaten önceden belli bir buluşmadan öte gitmedi Varna.

Çünkü Bulgaristan Başbakanı Bojko Borissow, Avrupa Konseyi Başkanı Donald Tusk ve AB Komisyonu Başkanı Jean Claude Junker’in ortak çıkış noktası belliydi.

Türkiye, bugün dış dünyaya verdiği ve bir dizi soru işareti yansıtan görüntüsü ile, müzakere edilmesi, gerçekten çok zor bir ülkeydi. Yani tüm diplomasi kanalları kapalıydı.

Hep bildiğimiz konular yani: İnsan hakları ihlalleri, demokrasinin yıpranması sorunu, anayasal hukuk devleti temel ilkesinden uzaklaşmayı işaret eden toplumsal ve politik gelişmeler…

Bu satırları kaleme aldığım gece yarısı, Varna Zirvesi, Türkiye’ye kimbilir ne efsanevi mesajlarla yansıtılıyor olacak ama, durum, Batılı cepheden bakıldığında, ne yazık ki, hiç de öyle göründüğü gibi değil.

AB’nin toplumsal ortak aklı, Türkiye’deki gidişata hiç de öyle olumlu not vermiyor.
Avrupa Birliği Konsey Başkanı Donald Tusk’un basın toplantısında sarfettiği şu söz, aslında söylemek istediğimizi tek cümle ile özetliyor.

Varna’da dün akşam dedi ki Tusk:

„… Şimdi bana sorarsanız, bir çıkış yolu veya uzlaşı bulabildiniz mi, diye bilmek isteseniz, cevabım çok açık ve: HAYIR! olur. Çünkü Topluluk olarak Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğundan kuşkuluyuz. Aktardığımız kaygılarımız nedir? diye sorarsanız, burada sayamayacağım kadar çok, yani tek kelimeyle, çok uzun bir liste…“

Sebep? Gelin bunları hatırlamaya çalışalım şimdi:

Belleğimizi uyandıralım biraz:

Malum, Avusturya ile uzun yıllardır yıldızımız barışık değil. Sanki kanlı bıçaklıyız şimdiki genç Başbakan ile. Adamın tavrı zaten belli. Türkiye ile AB görüşmelerinin derhal durdurulmasını istiyor ve bundan da bir geri adım atmaya niyetli değil.

Hollanda ile, hiç gerek yokken, nezaketsizliğe rağmen, diplomasi silahını kullanamadık. Birdenbire celallenip; „Bakanımı ülkeye sokmadılar, makam arabamı engellediler. Vay sen misin bana bunu reva gören?.. Gösteririm sana şimdi gününü…“ gibi soğuk bir savaşa girdik.

Şimdilerde Hollanda ile, ateşkes hali görüntüsüne rağmen, kılıçlar, bence henüz kınına konmuş değil. Kuzuların sessizliğine bakmayın siz…

ALMANYA… Belki de en küçük bir kırgınlığı bile düşünemeyeceğimiz, „tarihten bu yana köklü ilişkilerimiz“ ile övündüğümüz Almanya ile de, geldik, sonunda papaz olduk.

Karşılıklı suçlamalar…

„…Sen diktatörsün… Nazi Merkel… Sen kimsin yaaa? Benim muhatabım olamazsın…“ Senin çapın ne kadar?..“

Ve daha neler neler… Avrupalı gazetecileri, sivil toplum örgütü temsilcilerini, geleni gideni tutuklamalar... Yanaştırmamalar... Ve bir anda, hiç beklemediğimiz bir saatte, sorgusuz, sualsiz salıvermeler...
Şimdi hiçbirimiz bilmiyoruz. Bu adamlar, iddia edildiği gibi, terörist ise, neden bırakıldı? Değilse, aniden bırakıldıysa, neden bunca zaman içeride tutuldu? Bilmiyoruz. Batılı da bilmiyor. Neyse...

Fransa ve İngiltere’nin bize tepeden bakışları zaten malum.

Müstakbel bir büyük ailenin önde gelenleriyle böylesine kanlı bıçaklı Türkiye, AB ailesine nasıl katılabilir? Türkiye hem nasıl, hiçbir şey olmamış gibi, yine AB kapısına dayanır?

Durum, Varna’dan Türkiye’ye yansıtıldığı gibi değil.

AB bu zirvede de bazen doğrudan, bazen dolaylı biçimde mesajını verdi ve: „Ya uyacaksın, ya uyacaksın“ dedi.

Neye uymak? AB’nin, kuruluşundan bu yana adeta gökten inmiş birer ayet gibi gördüğü temel ve vazgeçilmez kutsal ilkeler. Nedir bunlar?

- Demokrasi, insan hakları, basın özgürlüğü, düşünce hürriyeti… Yani bir hukuk devletinin „olmazsa olmazı“ diye öngörülen, sarsılamayacak temel ilkeler.

Bunlar Türkiye’de yok mu?

Batılı’ya göre yok. Çünkü son 15 yıllık süreçte Türkiye’den gelen ve son yıllarda gözünün içine baka baka yaşanan uygulamalar, Batı’yı düşündürüyor. Daha farklı bakış açısıyla söyleyecek olursam, bu gelişmeler, Topluluk içinde Türkiye’ye karşıtlarının elindeki kozları her geçen gün biraz daha güçlendiriyor.

Almanya’da AfD diye bilinen „Almanya İçin Alternatif Parti“nin kısa sürede Federal Parlamento’ya 92 milletvekiliyle girip, üçüncü siyasi güç konumuna gelmesi, „Pis Türkleri Anadolu temizler“ gibi, aşağılayan İslamiyet’i, Müslümanlar’ı terörle aynı kefeye koyup, halkın kaygılarını körüklemesi, boşuna değil.

Boşuna değil, Fransa’da, Hollanda’da, Belçika’da Avusturya’da aşırı sağcı seslerin yükselmesi, siyaseti tepede zorlaması…

Boşuna değil, çünkü Türkiye üzerinden, Ortadoğu üzerinden, değirmenine su taşınan böylesi sapkın ırkçı ideolojiler, ne yazık ki, Avrupa coğrafyasında giderek yükselen değer olmaya başladı bile. Maalesef…

Ne alakası var demeyin; bırakın fikrini açıkladı diye, muhalif görünen aydınları, yazarları içeri almayı, sorgusuz sualsiz, olağanüstü hal gerekçesiyle, aylarca demirparmaklıklar arkasına atılmasını…

Daha birkaç gün önce, Doğan Medya Grubu’nun apar topar satılmasında bile, demokrasi dışı bir uygulamadan söz ediliyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, kendi iktidarını elinde tutmak için, her yolu bir „hak“ gördüğü ve elbette tüm medya denizini eline geçirmeyi hedeflediği ve sonunda bunu da başardığı şeklinde itham ediliyor.

Yıllardır terör belasıya başı dertte olan Türkiye’nin, PKK’yı temizlemek için Suriye içlerinde sürdürdüğü haklı mücadele bile, Avrupalılar tarafından „kirli bir senaryo“ olarak tanımlanıyor. Duyması içimize acıtıyor ama, Ankara’yı hala anlamaya çalışan, iki toplum arasındaki onca gerginliğe rağmen, yine de olumlu, soğukkanlı davranmaya özen gösteren Almanya Başbakanı Angela Merkel bile, Afrin meselesini „kabul edilebilir bir harekat“ olarak görmüyor.

Evet Türkiye, bu konuda da sanık sandalyesine oturtuluyor.

Nisan ayı Türkiye için önemli. Çünkü AB’nin Türkiye hakkında hazırladığı yeni „Gelişme Raporu“ önümüzdeki haftalarda açıklanacak.

Siyasi gözlemciler, buradan Ankara için hiç de olumlu bir sonuç beklemiyor. Daha doğrusu, „Cumhurbaşkanı Erdoğan, kolay kolay geri adım atmaz. AB istedi diye, demokratik düzene geri dönüş yapmaz“ gibi bir kesin yargı var ve Erdoğan’ın bu aşamadan sonra geri adım atabileceği yolundaki beklentiler, gerçekçi bulunmuyor.

Yorumlar ve analizlerde buna benzer görüşler var.
„…Ne pahasına olursa olsun, Erdoğan’ın başarıya ihtiyacı var. Çünkü, AB yolculuğunun bitmesi halinde, ülke ekonomisinin çok kısa sürede çökeceğini kendisi de görüyor. Şu günlerde Türk Lirası’nın yaşadığı deprem, enflasyonun iki haneli düzeye tırmanması, AKP iktidarını ve elbette Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı kara kara düşündürüyor. Çünkü Erdoğan’ın AB’ye ivedilikle ihtiyacı var. Erdoğan, uluslararası izolasyondan korkuyor ve dünya siyasetinde legitim konuma gelmeyi tasarlıyor. Türk vatandaşlarına vize muafiyeti, Erdoğan’ın isteklerinden birisi. Çünkü bu da bir başarı faktörü olacak kendisi için. Ne var ki, bu iş Junker’in başkanlığında bitmiyor. Çünkü Avrupa Parlamentosu bünyesinde Erdoğan’ın tavırlarından ötürü vize serbestisine kesinlikle karşı olan keskin gruplar var. Nitekim 75 milletvekili açık bir mektupla bunu bir süre önce Junker’e bildirdi. Ayrıca, Suriyeli mülteciler için AB’den verilmiş söz olan 3,5 milyar Euro’yu bir an önce alıp, biraz rahata kavuşmak, Erdoğan’ın hedeflerden bir diğeri…“

Şu günlerde Avrupa’da hangi ülkede hangi televizyon veya radyo kanalını izleseniz, hangi gazeteye, dergiye göz atsanız, mutlaka Türkiye konulu birşey bulacaksınız. Türkiye deyince tabii ki, „Erdoğan, olmazsa olmaz.“

Sözün özü; Türkiye, uzunca bir süredir üyesi olmak için çırpındığı büyük bir ailenin üyelerine karşı „sistematik ve popülist amaçlı saldırılar yaptığı“ndan, hakaretler yağdırdığından söz ediliyor ve kendi yurttaşlarının bile, mevcut uygulamaların altında büyük acılar çektiğinden söz ediliyor.

Bir diğer ifadeyle, „Erdoğan, gerginlikten besleniyor. Birleştirmek değil, bölmek ana strateji“ imajı Batılı, medyada yaygın bir portre.

Evet, Türkiye ile Batılı başkentlerin gerginlik yaşadığı doğru. Ankara’dan yükselen her ses, Batılı ülkelerdeki kötü niyetli çevrelere malzeme oluşturuyor. Türkiye karşıtlığı artıyor. Daha açık bir ifadeyle, Türk insanına yönelik ön yargılar hızla büyüyor.

Demem o ki, Almanca ifade ile „Türken und Türkei out!“
Yani, Türkiye veya Türk sözcükleri, son birkaç yıldır Batı’da pek revaçta değil ve kulağa nedense hiç hoş gelmiyor.

Batılı insanlar, son zamanlarda Türk ve Türkiye eksenli, hiçbir gelişmeyi duymak, görmek istemiyor.

Bunu yurtdışında yaşayan Türk toplumu bizzat birebir yaşıyor.

Tatillerden tanıdığı ağız tadı ürünleri almak için, Avrupa şehirlerinde yerleşik Türk bakkallardan alışveriş yapanların sayısı azaldı. Türk ve Türkiye konulu kültürel sosyal etkinliklere katılım ve ilgi düşük.

Ne olmuş yani? demeyin sakın.
Bu o kadar önemli ki… Dinleyin.

Türkler, ağır olacak ama, burada hem varlar, hem yok.
Sistematik biçimde yok sayılıyor. 

Türk medyası yoluyla, ikinci güçlü tüketim ve ilgi grubu olarak görülen Türkler’e yönelik, kampanyalar neredeyse sıfırlandı.

İşyerinde, okulda, apartmanda, sokakta her karşılaştığında, geçmişteki Türkiye tatilinden güzel anıları sürekli anlatan Batılı’nın şimdiki tek gündemi:
„Erdoğan Ne Yapmak İstiyor? Erdoğan Nereye koşuyor?.. Böyle bir Türkiye’ye gidip tatil yapmak mı?- ASLA…“

Biliyorum, bu söylediklerim bile, sizin gibi beni de geriyor.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı makamında oturan bir üst yöneticiye yönelik daha ağır söylemleri ise, söylemeye, inanın dilim varmıyor. Aynı toprakların insanı olarak, ağırıma gidiyor da ondan.

Nereye kadar? sorusu geliyor aklıma.

Günlerdir düşünmeye çalışıyorum. Haklı yönlerimiz öne çıkıyor hep. Belki bir duygusallık bu. Farkındayım.

Ama düşünmüyor da değilim:

Hep „onlar“ mı suçlu acaba? Bizim hatamız nedir? Nerede yanlış yapıyoruz? diye, bir de kendimize birazcık sorsak…

Ne kaybederiz ki!

Asıl bunu yapmadığımız anda çok şeyi kaybedeceğiz. Başladık bile buna. Belki farkında değiliz.

Ama şahsen, Türkiye’nin bu gerilimi, bu bölünmüşlüğü haketmediği inancındayım. Bunu daha fazla kaldıramayacağı kanısındayım.

Çözüm, „buradayım“ diyor. Varna’daki zorlu zirvede de dile geldiği gibi. 

Hani ne diyordu, Varna’daki mini zirvede şöyle diyordu özetle T.C. Cumhurbaşkanı:

„…Türkiye, demokratik hukuk devletidir, İnsan hakları ve temel yurttaşlık hak ve özgürlükleri saygı duyduğumuz değerlerdir. Dileğim, Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin, şu zor dönemi artık geride bırakması ve stratejik bir partner olarak, müzakereleri sürdürmesidir…“

Doğru olan da bu.

Türkiye karşıtı kimi Batılı dar ve bağnaz çevrelere rağmen, Erdoğan’ın bu sözlerinin altına imza atmak gerekir. Çünkü küçülen dünyada, hiçbirimizin devekuşu gibi başımızı kuma sokarak, yaşamı idame ettirmesi mümkün değil.

Hele hele, stratejik konumuyla, Türkler’e bırakılmak istenmeyen Türkiye gibi bir coğrafyada yaşıyorsanız…

Dedim ya, çözüm belli. Bunu Cumhurbaşkanı da görüyordur mutlaka… Birşeyler yapmak gerekir; yoksa neden gelsin ki Varna’ya… Birşeyler yapmalı artık.
İpler, tamamen kopmadan… Daha fazla geç olmadan…

Erdoğan bence herşeyi iyi görüyor, iyi biliyor:

Biliyor ama, O’nun, yani Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, şunu da hatırlaması gerekir;

„…Bugün hepimizin, tüm insanlığın, orta vadede olmazsa olmazı olan -DEMOKRASİ-nin, yürüdüğümüz yol ve varılmak istenen hedefte bir araç değil; mutlak ve tartışmasız bir amaç olması gerektiğini…“

(Mehmet CANBOLAT Yorumladı)
Toplum Gazetesi/ALMANYA (YazıYorum: 27 Mart 2018)

HABERLER