KORONA'DAN ÖNCE... KORONA'DAN SONRA... GELECEĞİ OKUMAK...

Toplum Gazetesi - Mehmet CANBOLAT Yorumluyor:
 
KORONA’DAN ÖNCE… KORONA’DAN SONRA…
10 NİSAN 2020. TAM 100. GÜN BUGÜN...
KARANLIK BİR TÜNELDE KORKUDAN ISLIK ÇALARAK GELECEĞİ OKUMAK…
 
Nasıl bir güç olmalı ki, birdenbire tüm dünyayı, kelimenin tam anlamıyla hizaya getirdi.
 
-Otur- diyor O, oturuyoruz. -Kalk- diyor, kalkıyoruz.
Corona… Korana.. Hemen her dilde kısa sürede dilimize yerleşen bir ilahi güç sanki.
 
Belki binlerce yılın unutulmayacak tek sözü.
 
Birden birşeyler yazasım geldi, bir Paskalya günü. Yani bir ölçüde umutların tazelendiği bir günde, karanlıkların korku denizinde boğulmak, oturup öykünmek yerine, gerçekçi düşünerek, mutlu olmam gerektiğini gördüm.
 
Yaşadığım, bana yansıyan yaşanmışlıkları hatırladıkça, çocukluğum geldi aklıma. Memleketten uzaklara veya uzaklardan yeniden memlekete trenle yaptığımız yolculuklar…
 
Takır takır sallanan ve demir kokan kompartımanın buğulu camına dayanmış, gözümönünden geçen ağaçları saymaya çalıştığım heyecan dolu yolculuklar…
 
Ve birdenbire gömüldüğüm karanlıklar…
Yine bir tünel.
 
Yaşadığımız bu Korona süreci de, bana o çocukluğumun tünelleri gibi geliyor artık. Ne zaman, nasıl biteceğini hissedemeden, bir ömür gibi, sanki hiç bitmeyecekmiş duygusu verircesine, uzun gelen, uzayıp giden o karanlık daracık tüneller…
 
„Daha ne kadar?..“ „Daha nereye kadar?..“
Şu günlerde hemen herkesin merak ettiği, yanıtını aradığı bir küresel soru bu.
 
İçine düştüğümüz Koronalı günler, usumuz tutulmuş, duygularımız sinmiş, biraz korku biraz endişe kokan bir tünel gibi geliyor bana.
 
„Ne olacak?“
sorusu da elbette haklı. 
 
Çünkü ne olacağını kestirmek, gerçekten zor.
 
Hemen hergün, televizyon ekranları, gazete köşeleri, sosyal medyanın ucuz arsaları, çok az doğru doğru ama çoğu yalan-yanlış bilgilerle, komplo teorileri ile dolu. Hangi birini okuyacağına şaşırıyor insan.
 
Hemen herkes, kendi hayal dünyası içinde kendi senaryosunu yazıyor. Hemen hepsinde biraz gerçeklik payı var. Ama geri kalan kısmı ya bir hayal ürünü ya da hakikat ile asla ilintili değil.
 
Ancak şuna eminim. Geçtiğimiz karanlık Korona tünelinde edindiğimiz bu hayat tecrübesi, bana yarınların bugün gibi asla olamayacağını açık bir dille gösteriyor.
 
Bugün bize bu tünel önemli bir ders veriyor. Yarın bu ders, bu öğretiler, büyük ölçüde yaşam biçimimiz olacak. Düşüncemize yön verecek. Aklımızı, duygumuzu yeniden belirleyip, yeniden şekillendirecek.
 
Yarın, asla bugün gibi olmayacak.
 
Ama biz de, bugünün bizi olmayacağız yarınlarda.
Yaşadığım küçük bir örneği paylaşayım:
 
İzmirli Emel Hanım, Korona sürecini farklı yaşayan bir isim. Yaşı, Türkiye’de Korona sürecinde „kesinlikle evde kalması gereken“ bir yaşta.
 
Türkiye’de yalnız yaşıyor ve „Korona’dan Önce“ tüm ihtiyaçlarını bakkaldan kendi başına karşılıyordu.
Ama, dışarı çıkma yasağında olduğu için, şimdilerde bunu yapamıyor.
 
Ancak sorun mu. Değil artık. Çünkü
Korona kendisine yeni bir imkan sunuyor.
Kızı Öznur. Bilgisayar uzmanı ve Belfast’ta yaşıyor. 
 
İrlanda’daki Korona alarmı yüzünden, artık O da „revaçtaki tanım“la, „Homeoffice“ yapıyor. Yani firmadaki işini tamamen evinden yürütüyor.
 
Belfast’taki Öznur, İzmir’deki annesi Emel Hanım’ın durumunu bildiği için, hergün onun ihtiyaçlarını anında karşılıyor.
 
Nasıl mı? Bu kolay artık.
Öznur, annesi ile telefonda hergün konuşuyor ve günlük ihtiyaçlarını soruyor. Bunları not alıp, İzmir’de annesine en yakın bir alışveriş merkezine mesaj atıyor ve bu ihtiyaç ürünlerini anında „online“ sipariş ediyor.
 
Bir saat sonra, Emel Hanım, bu ihtiyaç torbasını kapısında teslim alıyor.
Belfast nereee? İzmir nereee?
 
Ama mümkün artık. Dijital çağın ön habercisi bu anlattığım.
Yani, „evinde kalmak zorunda kalan“ insanlar, artık dışarı çıkmadan da, ihtiyaçlarının karşılanabildiğini görecek.
 
Alışveriş mağazasına gitme, para ödeme, bozuk para arama gibi bir derdiniz yok. Dijital çağda, dijital bir kartla tüm işinizi halledebileceksiniz.
 
Öznur’un çalışma sistemi örneğinde olduğu gibi, artık işlerin büyük bölümü de, demek ki evden yapılabilecek. Şirketlerin gözbebeği olarak bilinen o büyük gökdelenler, şirket mekanları da, giderek büyük ölçüde anlamsızlaşacak.
 
Eğitim sistemi değişecek. Okul binaları işlev kaybına uğrayacak. Dijital eğitim sistemi büyük ölçüde ağırlık kazanacak.
 
İşyerlerindeki prestij abidesi toplantı odaları, değer kaybedecek ve telekonferans yolu daha üretken olacak.
10 Nisan 2020’i çıkış noktası diye düşünürsek, insanları 100 gündür esir alan, karamsarlığa sürükleyen Korona süreci, gerçek yaşamda bir dizi değişime sebep olacak.
 
Ama insanın ruh dünyasının da belli bir dönüşümle evrilmeyeceğini kim söyleyebilir?
Hislerimizi, yaşanmışlıkları ve gözlemlediklerimizi eksen alırsak, hemen söyleyelim:
 
Gelecek, bugün gibi olmayacak.
 
Bu dönüşümün son hazırlıklarını zaten yaşamıyor muyuz şu son günlerde.
Bir önerim var. Gelin isterseniz gözlerimizi kapatalım ve bir yolculuğa odaklanalım.
 
Gelecekten geçmişe bir yolculuk olsun bu.
Vaktiniz varsa, bu yolculuğa katılabilirsiniz. Değilse, isteğiniz yoksa, o zaman okumayı burada noktalayabilirsiniz.
Biz kalanla da yolumuza devam ederiz.
 
Varsayın ki; evdesiniz. Veya işyerinizde veya açık bir alanda, bir kafeteryada, parkta öğle molası veriyorsunuz ve akşam iş çıkışı bir çay kahve lüksündesiniz.
 
Diyelim, takvimler 10 Ekim 2020’yi gösteriyor.
 
Hava deseniz, yazdan kalma ve güzel. Çevre yine bugünlere kıyasla görece sakin ve garip bir sessizlik, endişe değil, huzur veriyor.
 
Ancak o an, farklı bir sessizlik, farklı bir dinginlik olduğunu düşünmeye başlayacaksınız. Yudumladığımız çay veya kahvenin veya alıştığınız bir bardak şarabın tadı da farklı. 
 
Yani, örneğin geçen yılın yazdan sonbahara geçiş günlerinde yudumladığınızdan çok farklı. 
 
Belki kahvenin yanında bir de çok sevdiğiniz pastanızı da ısmarlamışsınız. Ancak ne garip! Pastanın tadı da, o bildiğiniz tad değil.
 
Bunu kendi dünyanızda sorgulamaya, anlamaya çalışırken, çevreden gelip geçen insanların hareketlerinin de dünden biraz farklı olduğunu sezinliyorsunuz.
 
Arada bir tanıdığınız simalar geçiyor oradan. Verdiği selamın, belki hal hatır sormaların rengi bile farklı geliyor size.
 
Sanki yıllanmış bir ayrılık yaşanmış gibi.
Herkesin birbirine anlatacak o kadar şeyi birikmiş ki…
Şaşıracaksınız duyduklarınız karşısında.
 
Şaşırdığını göreceksiniz sohbetinize ortak ettiğiniz kişinin.
Korona döneminde eksildiğini hissettiğiniz, acısını duyduğunuz sosyal ilişki yoksunluğu, çok şeyi değiştirmiş olacak.
 
İnsanlar, daha samimi olacak. Daha içten. Birbirine daha saygılı.
Birbirini daha fazla anlamaya çalışan bir insan tipiyle tanışacak dünya. 
 
Yani sosyal yokluk sürecinden geçmek zorunda kalan insanlık, Corona sürecine ilişkin deneyim ile, bunu da fırsat bilip, sosyalizasyon varsıllığının önemini farketmeye başlayacak.
 
Korona virüsü yüzünden oluşan fiziki mesafeler, gelecekte yeni yakınlaşmalar sağlayacak. Belki normal koşullarda tanışmamızın olanaksız olduğu insanlarla tanışma fırsatı bulacağız. Yeni yaşam deneyimleri hayatımıza renk katacak.
 
Varolan aile, akraba, dost çevresi ilişkileri ise, yeni dönemde daha da güçlenecek, arada varolan, bastırılmış, belki kanayan sorunların anlamsızlığı görülecek.
 
Son yıllarda tamamen yitirilmiş olan „Toplumsal Nezaket“ yeniden hatırlanacak ve insanlar birbirine ve yaşadığı çevreye, doğaya karşı daha duyarlı, daha hassas, daha merhametli, daha nazik olacak.
 
Son yıllarda, örneğin futbol sahalarında görülen ve incir çekirdeğini doldurmayan sebeplerden ötürü endişe yaratan şiddet, büyük ölçüde kaybolacak. Geçmişteki şiddet örnekleri hatırlandıkça, sahalardaki sporcularda, „Ne kadar garipmişiz“ duygusu yükselecek.
 
Yani insan insana iletişimde, bence yepyeni bir kültür gelecek.
Hiç küçümsemeyin, son yıllarda unutulan, körelen kitap okuma alışkanlığı hamle yapacak ve bu kültür yeniden kendini bulacak.
 
İnsanlar, ekranlarda beyinlere zorla şırınga edilen saçma sapan sözde eğlence kültüründen utanır hale gelecek ve ruhuna zorbalıkla yüklenen çöplüğü boşaltmaya başlayacak.
Belki bu saçmalıklar; yaşamdan tamamen kalkmasa bile, ağır bir anlam yitirecek. Ayıplanan, basit görülen yoz bir dünya olarak tanımlanacak.
 
Geçmiş yaşamınızda karşılaştığınız irili ufaklı bireysel krizleri, bunalımları dönemleri, olayları kısaca hatırlayın.
Bunları bir gün aştığınızda, „değer“ diye bildiğiniz bazı şeylerin ne kadar anlamsız olduğunu muhakkak şimdi hayırlayacaksınız. 
 
İşte bu küresel kriz sayesinde yani Korona tüneli ile, insanlık büyük ölçüde karanlıktan çıkıp, aydınlığı hisseden canların ruh haliyle hareket edecek.
 
Aydınlığın kıymetini bilecek ve dün yüreğini zorlayan bir dizi şeyin, bugün ne kadar önemsiz olduğu sonucuna varacak.
Korona tünelindeki zor ve belirsiz koşullarda ayakta kalmayı başaran insanlık, daha toplumcu düşünmeye başlayacak.
 
Egoizm denilen ve global düzenle daha da körüklenen bir gerçek, ötelenecek ve itibarsızlaşacak. Abartılar tamamen yok olmasa da, hızı büyük ölçüde azalacak. Daha bir hoşgörülü olacağız biraz da…
 
Şu günlerde insan ölümlerine sebep olan ve haklı olarak ürküten Korona sayesinde, insanlık kendini şöyle bir silkeleyip, özüne, yani klasik bir deyimle, ruhsal anlamda fabrika ayarlarına dönecek.
 
Ve insanlık elbette, örneğin Grip hastalığında olduğu gibi, Korona ile yaşamayı da kabullenecek.
 
Gelişen tıp bilimi yapay zeka ile belli bir noktaya elbette erişecek ancak Korona’nın bizlere hatırlattığı, yeniden bağışladığı temel insani değerlerin yükselen gücü karşısında, iddia edildiği gibi çok etkin ve tek belirleyici olamayacak.
 
Farkında mısınız? Dünyanın dört bir köşesinde her gün belki aynı dakikalarda binlerce insan „Covid19“ isimli bir virüs yüzünden ölüyor ama biz, bu sürece nedense gülerek bakmasını da biliyoruz.
 
Çünkü, insandır, korkunun biraz da ıslık çalarak, gülerek, kahkaha atarak yenilebileceğini gösteren güç.
 
Mizah kültürü dünyada yeni ivme kazanmış olarak, kuvvetli biçimde kendini gösterecek. Bu kültür sayesinde insanların kişilik gelişimi yeni boyutlar kazanacak.
 
İtiraz kültürü daha sağlamlaşacak ve yaygınlaşacak.
Siyasi sistemlerin dün ve bugünkü acımasız, keyfi dayatmaları kan kaybedecek.
 
Korona sürecinde özgürlüklerin kısıtlanması, bunun doğurduğu acı hatırlandıkça, demokrasi güçlenecek. İnsanlık, öyle bugün gibi diktatorial yönetimlere biat etmemeyi, başkaldırıyı ve değiştirebilme inancını güçlendirecek.
 
İtaat eden değil, sorgulayan, körü körüne inanan değil, sorgulayan olacak.
 
Siyasi sistemler, daha toplumcu düşünecek ve „Dediğim dedik, çaldığım düdük“ mantığı, artık çöpe atılacak.
Yönetim erki, topluma güvenecek ve toplum da, benzeri bir güveni yöneticilerine duymaya başlayacak.
 
Bugün hemen herkeste biraz daha fazlasına sahip olma duygusunu kim inkar edebilir?
Hatta „Hepsi benim olsun. Hepsi sadece benim olmalı, benim!“ kültürünün, egemen bir gerçek olduğunu kim yadsıyabilir ki? 
 
Korona’dan Sonra adlı yeni dönemde, „sahip olma kültürü“nde de belli bir değişim yaşanacak.
Üretim ilişkileri yeni sistemler ile kendini yenileyecek.
 
Dünyanın bir ucundan diğer ucuna üretimin transferi gibi vahşi global kapitalizm, bukelomen gibi kabuk değiştirip, yerel yapılanmaya yönelecek.
 
Bir merkezde üretip, farklı coğrafyalarda, doğa sorumsuzca talan edilip, depolama, işleme sistemleri revaçtan düşecek ve üretim daha çok yerelleşecek.
 
Zenaatkarlık müessesesi altın çağını yaşayacak.
Yani yıllardır insanlığı boşaltan, havasız kılan globalleşme, kelimenin tek anlamıyla mahallileşecek.
 
Yerel düşünme anlam toplayacak.
 
Küresel değil, ulusal ve yerel düşünme yeniden itibar kazanacak.
İnsanlar, inanması belki şimdi güç gelebilir ama, bu dünyada, mala mülke sahip olma, servetin büyüğünü edinme hırsı, geleceğin insanında pek bir anlam taşımayacak.
 
Ve sakın gülmeyin:
 
Kendisine güleryüzüyle „Günaydın“ diyen bir kapı komşusu olması, bahçesinde açan bir çiçek ve tarlasındaki ürünün kendini göstermesi, insanlar için büyük bir mutluluk kaynağı ve bir ayrıcalık bir erdem olarak sayılacak.
 
Sözün özü, bugün bizi korkutan bir virüs, geleceği büyük ölçüde değiştirecek.
O yüzden, gelecekten korkmamak gerekir diye düşünüyorum.
 
Tünelin karanlığının hiç bitmeyecekmiş gibi, bir düşünceden arınmak gerekir, diyorum. Ve bu karanlıkta başka bir trenin karşıdan gelip, hızla bizi çarparak ezip gezeceği korkusundan hemen sıyrılmamızda büyük yarar var diye vurgulamak istiyorum.
 
Geleceğin, bizi yoran anlamsız korkuların yatağı değil, umudun pınarı olduğuna inanıyor ve sizin de inanmanızı düşlüyorum.
 
Yani, bu tünelde kafamızda kurguladığımız, ruhumuzda besleyip büyüttüğümüz korku engellerini söküp atalım istiyorum. 
 
Dün ile bugün arasında nasıl köprü olup, şimdi geleceğe hazırlanıyorsak, umut, bize yarınlarda da yoldaş olmalıdır, diyorum.
 
Geleceği, bizi bekleyen bir zeka, bir duygu, bir akıl, bir us ve erdem olarak görüp, korkularımızı söküp atmamız gerektiğine inanıyorum.
 
Geleceği, gözümüze musallat olmuş bir katarak olmaktan çıkartıp, yaşamın tartışmasız gerçeği olarak görmenin doğru olduğunu benimsiyorum.
 
Yani, ölümün virus ile değil, daha çok korku ve panikle tetiklendiğini unutmayalım diyorum.
 
Düşünün, gece diş ağrısından yatamıyorsunuz ve sabah ilk iş olarak, dişçinin kapısını çalıyorsunuz.
 
Hekime giden yolda, dişinizin ağrıdığını, kapıdan içeri girip, dişçi koltuğunda otururken bile bu sancının inanılmaz boyutlara eriştiğini mutlaka hatırlıyorsunuz. Ve biz bunu anlayabiliyoruz.
 
Ve hatta hekimin dişinize gerekli operasyonu yaptığı anda korku panik haliyle ölümle yüzyüze geldiğinizi ve çaresizliğinizi mutlaka o gün gibi şimdi de anımsıyorsunuzdur mutlaka.
 
Ancak, diş çekildikten biraz sonra yüreğinizdeki pencerelerin sonuna kadar açıldığını, başınızdaki tüm korku duvarlarının yıkıldığını farkedince, mutlu olmaya başladığınızı hissediyorsunuz.
 
İşte Korona’nın karanlık tüneli de böyle bir şey.
Korkuların, kaygıların, acının arttığı süreç.
 
Yani diş hekimine gidinceye kadar katlandığınız yol.
Ama gelecek, o tüneldeki karanlığın bir yerinde sizi bekliyor.
Aydınlığı görünce, gözleriniz büyüyor yüzünüz tebessüm ediyor ve artık düşünmeye ve düşün üretmeye başlıyorsunuz.
 
Yani bir süredir kontrolden çıkmış olan usumuz ve duygularımız, yeniden kendine geliyor ve olumlu düşünmeye başlıyor. İçinizde inanılmaz bir yaşam enerjisi birikiyor.
Yani sizi karanlık tünelde zorlayan o korku ve panik, olumluya evrilmeye başlıyor.
 
Kimileri, „Artık yeni bir insan tipi geliyor“, diyor ama, ben buna katılmıyorum. İnsan, insan olmanın özüne, erdemine yeniden ve yavaş yavaş temel ilkelerine kavuşmaya başlıyor.
Belki de kendine yeniden bir başlangıç yapıyor.
 
Bir gazeteci olarak beni bu süreçte en çok umutlandıran ise, yalan haberin, düzmece yayıncılığın itibarını büyük ölçüde yitireceğidir. 
 
Çünkü, insan, yeni süreçte daha inandırıcı olmaya başlayacak ve bu doku, toplumsal yaşamın yönünü de büyük ölçüde değiştirecek.
Bilim dünyası inanılmaz bir rönesans yaşayacak ve değişecek.
 
Sahte peygamberler, mehdiler ötelenecek. İnançların, bireyler üzerindeki ağırlığı büyük ölçüde azalacak. 
 
İnanç, inananlar için kendiyle inandığı ilahi güç arasında özel bir ilişki olarak öne çıkacak, toplumsal kabul görecek. Bu konuda dayatmalar, etkili olamayacak.
 
Bir zümrenin bir zümreye tahakkümü çok zorlayacak.
Çünkü yeni gelecekte, bilim insanları, düşünürler, filozoflar daha çok söz sahibi olacak ve onlar, düşündükçe, ürettiğini paylaştıkça, hem bireyin tek başına kendisi, hem toplum daha özgürleşecek ve daha da aydınlanacak.
 
İnsan ve toplum aydınlandıkça, korku ve kaygılar da azalacak.
 
Mesafe, bağımlılık, açılım ve kapanma, bağımsızlık, özgürlük, eşitlik gibi temel kavramlar 22. yüzyıla doğru, yani Korona’dan sonra, ya yeniden tanımlanmaya başlanacak ya da kendine adamakıllı bir çekidüzen verecek.
 
Bugün içinden geçtiğimiz süreç, aslında birçok çelişkiyi ortadan kaldıracak ve hayatı yeniden ve olması gerektiği gibi, yeniden tanımlayacak.
 
Korona, insanlığa yeni bir yol açıyor bence.
 
Buna hazır olanlar, o yola yönelecek, olmayanlar ise, olduğu yerde, yani yolda kalacak.
 
Her büyük krizin, her bunalımlı dönemin, insanlık tarihinde belli bir öyküyü miras bıraktığını hepimiz biliriz.
 
Korona da, hepimize bugün sunduğu sıkıntılar ile, aslında geleceğin öyküsünü bize şimdiden okuyor.
 
Karanlığın en dibinde dahi, insanın isterse umut yoğurabileceğini, cesaretini toplayıp, ıslık çalabileceğini, kahkaha atabileceğini, tıpkı ekranlara yansıyan acılı çaresiz İtalyanlar’ın balkondan balkona, Korona’yı ciddiye almaz biçimde bağırarak, gece yarılarına kadar, dua eder gibi birlikte iyimser şarkılar söyleyebileceğini gösteriyor.
 
Hatta, yine bu eve kapanma sürecinde İtalya ve Çin’den gelen görüntülerden de anlayabileceğimiz gibi, hava kirliliğinin kısa sürede azalabileceğini, daha rahat nefes almaya başladığımızı gözlerimize sokuyor.
 
Şimdi kendi kendime sormadan edemiyorum doğrusu.
Eğer korona denilen ve bir türlü göremediğimiz bir virüs, bütün bunları başarabiliyorsa, yaratıcı bir güç olarak, biz insanlar neden bunu yapamasın ki!
 
Haftalardır bizi rehin alan Korona, belki de, geleceğin Tanrısı’ndan bize yollanmış bir mektuptu. Bir postacıydı Korona. 
 
Yani belki şöyle diyordu Korona’nın elimize tutuşturduğu o mektup:
 
„Sen, ey insanoğlu! Yaşamak senin de hakkın. Ancak böyle değil. Bu gidiş gidiş değil. Bu kadar hızlı, bu kadar bencil ve bu kadar yıpratıcı olmaya hakkın yok. Böyle keyfince gitmeye devam edersen, bir yerlere çarpıp düşebilirsin. 
 
Yani:
 
„…Biraz dikkat!.. Biraz dikkat!.. Biraz daha dikkat!..“
Evet, düşünelim şimdi biraz. 
 
Ya sen, „hep ben“ diyeceksin. Ve böyle diye diye körelmeye, geleceği olmayan bir yöne gideceksin.
Ya da „Biz, hepimiz…“ diyeceğiz. 
 
Ve daha iyi bir dünya, daha özgür bir geleceği birlikte elele dereceğiz. Geleceği, ortak soluğumuz ve yazgımız olarak göreceğiz.
 
Başka ne diyeyim ki…
 
Şimdi karar senin!
Şimdi söz senin!
 
Mehmet CANBOLAT Yorumladı.
Toplum Gazetesi/ALMANYA (YazıYorum: 10 Nisan 2020)
HABERLER