İNSANLAR BİR KEZ AÇ KALMAGÖRSÜN...

Toplum Gazetesi/ALMANYA (YazıYorum: 13 Temmuz 2020)

Mehmet CANBOLAT Yorumluyor:

 

İNSANLAR BİR GÜN AÇ KALMAYAGÖRSÜN…

Siyaset, toplumların gündemini değiştirmek ve zaman zaman toplumun yaşamsal sorunlarından uzak tutmak için, en güçlü alandır.

Siyasetçi ise, gündem belirleme ve yönlendirmede, dikkatleri başka yöne çekmede mahir olduğunca, yetkinliğince makbuldur.

Eğitim yoksunu toplumlarda bu karakter, genelde kabul görür.

Doğru olan bu mudur?

Değil. Ama günümüz gerçeği; siz yırtınsanız bile, ne yazık ki böyledir.

Bunu Türkiye son yıllarda en somut örnekleriyle yaşıyor.

Ekonominin çıkmazları, özellikle dargelirli kesimlerde, en ağır biçimde tavan yaparken, halkın yaşam yönünde hareket alanı de her geçen gün daralıyor. Bu yöndeki farklı yakınmaları, isyanları, ülkenin dört bir köşesinden gelen görüntüler hemen hergün hepimize gerçeği hissettiriyor.

Bunlar sadece gördüklerimiz…

Ya göremediklerimiz?

Ya farkında olamadıklarımız?

Ya bize gösterilmeyenler?

Bütün bunlara kafa yorarken,  nasıl olduysa, Türkiye’de lise öğrencilik yıllarımızda sahnelediğimiz bir oyunun sonuna doğru kullandığım bir replik aklıma düştü.

Anımsayabildiğim kadarıyla sosyal içerikli bir toplumsal gerçekliği konu edinen bir oyundu bu.

„İnsanlar, bir kez aç kalmaya görsün! İnançlarını bile yer!!!“

Yazar Mehmet Atay’ın kaleme aldığı, sevdiğim bir tiyatro idi.

Ama bu sözün, doktora çalışması amacıyla geldiği Almanya’da, Fransız edebiyatının güçlü ve sol kalemi Cezayir doğumlu yazar Albert Camus’a ait olduğunu daha sonra öğrenmiştim.

Bunu neden yazıyorum?

Aslında siz de biliyorsunuz ama, anlatayım, içimde kalmasın diye.

Türkiye’de son yıllarda gözlenen ve yaşamı doğrudan veya dolaylı etkilemeyi hedefleyen toplumsal dönüştürmelerin halkın farklı katmanlarında önemli bir farklılaşmanın da önünü açtığını gösteriyor.

Yapılan kamuoyu araştırmalarında özellikle genç kuşak içinde hızlı bir dönüşüm farkediliyor.

10 yıl önce, dindar-muhafazakar olan kesimden gençlerin oranı yaklaşık yüzde 28 iken, bu oran günümüzde yüzde 15’e inmiş. Ve düşüş eğiliminin, her geçen yıl artan oranda devam edeceği de tahmin ediliyor.

Yani, inançsızlık yaygınlaşıyor, dindarlık irtifa kaybediyor.

Malum, genelde laik ve sol kesimler, „inançsız“, „Allahsız“ olmakla itham edilir.

Ve Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana siyasete müdahil olan sağ ve dinci kesimlerin tartışmasız ana sloganı olagelmiştir bu.

Hatta öfkelerini kusmak için „inançsızlık iddiasının kökenine ulu önderi bile oturmaya çalışan nice zındık gelip geçti bu dünyadan

Gelelim günümüze…

Son yıllarda Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihindeki en ağır örnekleri açık seçik yaşanıyor. Toplumun adeta narkozlanmış çoğunluğu da, nedense yaşanan, yaşatılan herşeyi kanıksamışa benziyor.

Hemen hergün farklı örnekleri duyuyor ve yaşıyoruz.

Herşey açık seçik ve gözümüz önünde.

Artık hiçbirşeyi saklamadan.

Sözü saklayıp dolandırmadan.

Gözümüzün içine baka baka…

Ama aynı süreçte, garip şeyler de olmuyor değil.

Hatırlayalım: Sözünü ettiğim kamuoyu araştırmaları, son 10 yılda inançları körelen kesimleri vurgularken, onların muhafazakar katmandan geldiğine dikkati çekiyor.

Hani araştırmalar her zaman doğruyu yansıtmayabilir, örnekleme yöntemidir, diye düşünebilirsiniz.

Doğrudur. Ancak bazı ipuçları da verebilmesi, üzerinde kafa yormaya yöneltmesi bağlamında önemlidir.

Yaşadığım bir güncel olayı burada sizinle paylaşmak isteğimin de sebebi, işte bu zaten.

Türkiye’de son 10 yılda devlet kademesinde çok önemli görevlerde bulunmuş, başarılı olmuş, yükselme grafiği hızla yükselmiş, muhafazakar kesimden bir dostum ile Almanya’da uzun bir sohbeti gerçekleştirmiştim, bundan birkaç gün önce.

AKP içinde dönen hesapları, yandaşların devletin imkanlarını nasıl hiç ettiğini, kayırmacılığın, yandaş olmanın yol ve yöntemlerini bir bir örnekleri isimleri ve tarihleriyle anlattı.

Hem neler anlattı neler!

„Rizeli hemşerilik“ gibi önemli bir artısından ötürü, „Reis“e de yakın sayılırdı. İyi bir bölgesel yakınlığı olan ve bazı şeyleri sindirebilmesi halinde, küçük bir hamle ile, devlette daha önemli görevler alabilecek bir insandan söz ediyorum.

Kendisine „şimdilik“ kaydıyla verdiğim söz üzerine ve dostumuzun beni de „sözünde duran“ „sözüne güvenilir“, „güveni suistimal etmeyen biri“ olarak tanıdığı için, ayrıntılarını şimdilik kendime saklıyorum.

Yaklaşık 5 saat süren bu özel sohbette, biraz bildiğimiz, biraz tahmin ettiğimiz ama ayrıntıları duyunca, hiçbirşeyi yeterince bilmediğimizi farkettiğimiz olayları dinledim.

Ama, bütün bunlar değil de, o sohbetten hala aklımda kalan bir değişimi düşünüyorum şu an.

Çünkü, O dostum, somut muhafazakar bir aile ve yaşam biçiminden biriydi. İnancının gereğini, hiç kimseyi rahatsız ve belli etmeyecek biçimde her zaman yerine getirirdi. Tercihi, sadece kendisi içindi.

İçindeki bir ses, „inancını yaşa“ diyordu.

Ama O’nun bir diğer niteliği ise, herkese, her görüşe karşı açık olması ve hoşgörülü bakmasıydı. Olumlu bir insandı. Yapıcıydı.

Anlamaya çalışan, empati kurabilen bir sabır ve anlayış abidesi gibiydi. İnsana insan gibi muamele etmesiyle, güven veren bir şahsiyetti.

O yüzden sohbette anlattıklarını dikkatte dinledim ama bir ara söylediği bir sözü, burada paylaşmadan edemeyeceğim:

„…Mehmet Bey, biliyorsunuz. Sizden saklayacak bir şeyim yok. Muhafazakar bir yapım var ve öyle yetiştim. Ama, içimdeki öz olan, insana olan saygım ve sevgim, herşeyin üstündedir. Almanya’daki resmi göreviminin yanısıra, Türkiye’de genç yaşta önemli görevler üstlendim. Ama hiçbir zaman, bu inancımı öne çıkartmadım. Yanımda çalışan binlerce personelime, hiçbir dayatmada bulunmadım. Onlar beni anladı.Ben onları. Buna farklı aşamalarda görev yapan tüm personelim, ekip arkadaşlarım doğrulayacaktır. Ancak maalesef, siyasi erkin, böyle bir meziyeti maalesef gösteremediğini farkettim.

Hükümete prim kazandıracak şey, insanları işe yerleştirmektir. Ben de ülkenin önde gelen bu kurumlarının birinin başındaydım. Yetkiliydim. Bana, hep tarikatlara ait listeler gelirdi, bakanlardan milletvekillerinden. Hiçbir liyakatı olmayan isimleri işe almam istenirdi. Geçmişten beri çalışan üreten insanları, partili olmadıkları için cezalandırmam, en alt görevlere getirmemde ısrar edilirdi. Hatta, Gezi olaylarına güya katıldıkları için veya sosyal medyada hükümeti eleştirdiği gibi gerekçeler önüme konurdu. Oysa, o insanlar, görevlerini en iyi yapmaya çalışanlardı. Bu baskılar, ülkenin talan edilmesi, dinimizi bir sevgi çiçeği olarak değil, baskı unsuru olarak dayatılması süreci benim için katlanılacak gibi değildi. Bunu söylemekten artık çekinmiyorum. Biliyorsunuz, ben beş vakit namaz kılan, dini vecibelerini sadece kendim için yerine getiren, orada huzur bulan biriyim. Ama ben gibi bir insan bile, artık namaz kılmıyor. Cuma namazı vazgeçilmezimdi. Cuma’ya da gitmiyorum artık. İçimden gelmiyor çünkü. Kendi inancımı yine yaşıyorum. Ama eğer bunlar, Müslüman ise, yaptıkları vicdansızlıklar, Müslümanlık ise, olmaz olsun… Ben yokum…“

„…Ben yokum artık. Türkiye’de gelecek umudum, ülkeme hizmet istencim kırıldı.“ demiş ve sonunda, ani bir kararla herşeyi bırakmış. Almanya’ya dönmüş.

Görüşmemiz, sohbetimiz, neredeyse 10 yıl sonra gerçekleşiyor. Ve o sohbetten beri günlerdir bu sözünü ölçüp biçiyorum.

Az önce değindiğim kamuoyu araştırmasının ortaya koyduğu sonuçlara özgü gerekçelerin, dostumuzun anlattıkları ve yaşadıklarıyla birebir örtüşüyor, diye düşünüyorum.

İşte bu düşünsel gitgel içinde, lise yıllarımda sahnede söylediğim o final replik geliyor aklıma:

„İnsanlar, bir kez aç kalmayagörsün; inançlarını bile yerler“

Sadece açlık mı?

Elbette değil.

Ruhundaki umutların kırılması, körelmesi, yitmesi de önemli bir faktör.

Dostumuz, inancını katledenleri sorgularken aç ve açıkta değildi. Çok üst düzey görevi vardı. Halivakti yerindeydi.

Hatta Ankara’da milletvekili, bakan da olabilirdi.

Ortam ve koşullar müsaitti.

Ancak yaşadıkları, gözlemledikleri onu herşeyden soğuttu.

Ülkesine küsmüş değil, ancak gelecek umudunu yitirmiş.

Sonuç:

İnsanlar bir kez aç kalmaya, bir kez umudunu yitirmeyegörsün; gün gelince, inançlarını bile gerçekten yiyebiliyormuş…

Gencecik insanlar, ekonomik uçurumdan ötürü gelecek kaygısı taşıyorsa, ne pahasına olursa olsun, göç etmeye hazırsa, çünkü yetiştiği topraklardan umudunu kesmiş ise, orada gerçekten bir Demokrasi sorun vardır diyorum.

Ben böyle düşünüyorum ama, Ankara’da belirleyici tek siyasi güç olaya farklı bakıyor. Halkın gündemini istediği an değiştirebiliyor. Toplum sistematik biçimde belirsizliğe dönüştürülüyor.

Oysa, toplumun geleceği olan gençlerin, inancından soğuması, deist ateist akımlara yönelmesi ve bu dönüşümün özellikle muhafazakar cephede gözlenmesi üzerine fazla kafa yormadan.

„Biz nerede hata yapıyoruz acaba?“

sorusunu asla kendisine sormayı düşünmeden.

Söze girerken, siyasetçinin hasının nelere yetkin olması gerektiğinden söz etmiştim. Türkiye’de kimlerin avare toplumda kabul görebileceğinden dem vurmuştum.

Hele Türkiye’yi dünya gündemine yine olumsuz anlamda oturtabilecek bir gelişmeyi başarabiliyorsan, senden büyüğü yok.

Tıpkı Ayasofya Müzesi’nin, Yargıtay eliyle Camii’ye dönüştürülmesinde olduğu gibi…

Ekonomik sıkıntılarmış… Gençlerin gelecek kaygısıymış…

İnsan hakları, demokrasiymiş… İnsanların geçim sıkıntısından intihar eylemleri artmışmış… Marketlerde bebekler için süt hırsızlığı olmaya başlamışmış… Avrupa’da yalnızlaşmışız… Yunan Cumhurbaşkanı, Türkiye Cumhuriyeti’ne ait adaya çıkıp, inadına poz verip, bunu dünyaya dağıtıyormuş… Miş de… Muş da…

Önemli mi bütün bunlar?

Önemli olan, 40 yıldır İslam Cumhuriyeti olan İran’daki mevcut camii sayısından zaten tam iki katı fazla camiisi bulunan Türkiye’deki ibadet mekanı mevcuduna, bir yenisini daha ilave etmek.

Hem de, hassas bir konuda dünyaya meydan okuyabilmek…

Var mı bundan daha önemli bir hizmet!

Yok elbette…

„Atı alan Üsküdar’ı gerçekten geçti mi acaba?..“

A-CA-BA?…

Evet acaba diyorum. Çünkü içimde bir his, bir ses var.
Beni uyarıyor gibi.

Çünkü sanki Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, ani bir kararla, önümüzdeki günlerde bir açıklama yapacağını söylüyor O ses.
Mesela, Ayasofya'nın "Müze" konumunu sürdürmeye devam edeceğini birdenbire söylerse ve buna da kendince, toplumun gönlünü okşayacak bir gerekçe yaratırsa, şaşırmayın diyorum.

İçimdeki O ses...
Hiç yanıltmadı beni çünkü.

Şov bitecek birgün. Her oyunun bir sonu vardır.

Olmaz olmaz demeyin, diyorum hep.
OLMAZ, OLMAZ!...

Mehmet CANBOLAT Yorumladı.

Toplum Gazetesi/ALMANYA (YazıYorum: 13 Temmuz 2020)

HABERLER