HER PROFESÖR ENTELLEKTÜEL DEĞİLDİR.

Toplum Gazetesi/ALMANYA (Düşün: 21 Temmuz 2019)
Mehmet CANBOLAT Yorumluyor:

RUHLARI "FEODAL KÖYLÜ" KALMIŞ, O BÜYÜK "ALİM-BİLİM HOCAMLAR!.."

Yazmayacaktım ama, yaz dedim.
Kim ne düşünürse düşünsün, ne derse desin, umurumda değil.

Birinin "kral çıplak" demesi gerekir çünkü.

Birşeylerin olabilmesi için, birilerinin birşeyler yapması gerektiği gibi.

Anlatayım:

Neredeyse 38 yıldır yabandayım.
Daha doğrusu, çocukluk aşkım büyülü gazetecilik dünyasından arınıp, akademik kariyer yapmak üzere, 22 yaşımda geldiğim Almanya gibi bir ülkenin, bana bir gün yurt olacağını hiç düşünmemiştim.

O planla da burada değildim.

Türkiye’de siyasi çalkantıların, toplumsal devinimlerin tavan yaptığı bir süreci yaşayan, yorulan milyonlardan biriydim.

Genç bir insan olarak, ideallerim, düşlerim vardı. Bir an önce askerliğimi yapıp, başgöz edilip, ev-yuva sahibi olmak derdinde değildim. Kuzey Kıbrıs’tan başka bir yabancı ülke deneyimim de yoktu.

Başka dillerin konuşulduğu, yurtdışında bir yerlerde, doktora yapıp, ülkemin kalkınmasına fikirlerim ve enerjimle katkı sunmak, beni meşgul eden, kamçılayan, yoran tek şeydi. Bir hayaldi belki o zamanlar ama ben oydum.

MERAK, SORGU VE İTİRAZ

Galiba Türkiye’de biraz da olsa sorgucu ve meraklı dokumla, başka diyarlarda edineceğim yeni bilgi ve deneyimlerin ve bu süreçte gelebilecek olgunluğun, beni bir gün yepyeni bir dünyaya götüreceğine de inanıyordum.

Hemen her gencin düşündüğü veya bugün bile düşünebileceği gibi.
O yüzden o gençleri bugün bir parça anlayabildiğimi düşünüyorum.

Kendi açımdan o zor gençlik yıllarımda herşeyin iyi gideceğine inanıyordum. Ne yalan söyleyeyim, gitti de nitekim. Herkese nasip olmayacak fırsatları önümde buldum.

Yabandaki en zor gitgelli bir dönemde, henüz ben dünyaya bile gelmemişken, 1950’li yılların ikinci yarısında, kendi memleketim olan Tarsus’ta ve Toroslar’da doktora çalışması için, 1 yıl boyunca alan araştırmaları yapan bir Alman ile tanıştım hiç ummadık bir an ve mekanda.

Daha sonra, Almanya’nın ünlü bir profesörü ve fakültenin dekanı olduğunu öğreneceğim bu dost şahsiyetin, akademik kariyer hayallerimde bana yardımcı ve yol arkadaşı olması, ideallerime daha çok istençle sarıp sarmaladı beni.

Gazetecilikten kaynaklanan veya zamanla beslenen sorguculuğumu, öğrenme merakımı keşfetmiş olmalı ki, bir dönemler dünyada üç büyük felsefe mektebinden birine ev sahipliği yapan ve benimde doğum yerim olan Tarsus’un, entellektüel tarihsel birikimlerin üzerinde oturan çok önemli bir kent olduğunu belirtmişti. Ve hatta meraklı sorularımın da, bunun bir göstergesi olduğuna biraz takılır gibi, imada bulunmuştu.

Anlaşabilecek kadar, ama kırık Türkçe ile konuşabilen O Alman bilim insanı, Türkiye’yi ve bilim akademi dünyasını iyi bilen biriydi. Türkiye eksenli kitapları bunun bir kanıtıydı.

KANIMA DOKUNDU ÖNCE...

Bir sohbetimizde, Türkiye’de haddinden fazla öğretim üyesi olduğunu, ancak bilgi birikiminden çok entellektüel birikimleri bağlamında yoksul olduğunu söylemişti hatta doğrudan yüzüme.

Türkiye’ye yönelik bir hakaret olarak algılamıştım bunu önce. Kendisine duyduğum ve yıllar önce hayatını yitirmiş olsa dahi, bugün bile saygımın sürdüğü bu aydın insanın, söylem biçimini „tipik bir Alman entellektüel tavrı“ diye yutmayı, sindirmeyi denemiştim.

Aradan yıllar geçti. Doktora programımın, Türkiye’de akademik kariyer hayallerim, o günün koşulları gereği, elimde olmayan sebeplerden ötürü ne var ki, yolda kaldı.

Bana, Tarsuslu olmamın da gerekçesiyle, gelecek hayallerimde haddinden fazla yoldaş ve yardımcı olan Alman profesörün, eğitimimin devamı konusundaki öneri uyarılarını dinlemeli miydim acaba? Bunun en doğru yanıtını hala bilmiyorum. Gazeteciliği bugün bile 40 yıl öncesinin ilk heyecanı gibi ateşle duyumsuyorum çünkü.

Ancak, içimde bir eksiklik, bir boşluk olduğu kesin.

Ama gazetecilik ruhu yeniden uyanmış ve bir gün gelip yine esir almıştı beni.

Bu ülkede, neredeyse, 35 yıllık, meslek yaşamım içinde, Türkiye’den gelen çok sayıda üniversite öğretim üyesi ile gazeteci olarak birlikteliğimiz de oldu.

Belli ortamlarda ortak sofraları paylaştık. Çok değerli insanlar vardı.

Ancak son yıllarda, yabana gelip gittikçe tanıştıklarımız arasında sorgucu değil, önyargılı, meraklı değil, itikatçı olanlar, hızla değişen dünyaya Türkiye’den vasat bir gözlükle bakanların sayısı, hiç de az değildi.

İsimlerinin önünde bir dizi ünvan bulunan bu insanların, dünyaya, toplumsal devinimlere bakışlarındaki sığlık, üzüyordu beni.
…/…

Neden bunları yazdım acaba?
Evet, yerden göğe kadar haklısınız, şimdi böyle bir soruyu sormakta.

Çünkü birazdan aşağıda okuyacağınız bir alıntı, bir anlatı, (ki bana da bu, İstanbullu hukukçu dostumuz, öğretim üyesi Dr. Murat Uğur Aksoy aracılığıyla ulaştı) bir toplumun gelişiminde, aydınların olmazsa olmaz işlevini anımsatmıştı bana.

Olmazsa olmaz, entellektüel birikimin, insanlığı nasıl ileriye götürebileceğini… Bireylerin, toplumların nasıl kendini aşabileceklerini…

NEDEN? NASIL? NİÇİN?..

Aşağıdaki yazı, „amenna“ veya „…bin şükür“ yerine „neden?“ „niçin?“ „nasıl?“ gibi soruları sormanın, aydınlanma ve gelişmenin temel ölçütleri olduğunu fısıldadı bir pazar dinlencesinde bana.

İtiraz kültüründen yoksun, herşeyi sorgulamadan kabul eden, üniversitelerde sadece kalabalık oluşturan bir kitle olmuş olmasaydı, ülkede son yıllarda esen başına buyruk hukuksal yıkımların gerçekleşmesi, mümkün olur muydu hiç?

Oysa, itiraz, bırakın şimdi demokrasi-memokrasiyi, bir insanın en doğal bir hakkıdır. Başkaldırı değil. Suç değil. Günah değil.

Bir haktır, HAK!

İtiraz, doğruyu bulmak için sorgudur.
Ve sorgulardır, insanı ileriye götürecek olan. Ve toplumları.

Bana gelen aşağıdaki yazıyı, inanın iki kez okudum. Üçüncü kez okumakla vakit yitirmeksizin, „hemen paylaşmalıyım!“ dedim.

Çünkü bu anlatı, entellektüel olmanın, ekranlarda boy gösterip, yüksek sesle ve sadece sloganla konuşmak olmadığını hatırlattı. Kendi içimde işte bu diyecek kadar bir türlü tanımlayamadığım bir gerçeğin yönünü gösterdi bana.

BİREY GELİŞMEDİKÇE TOPLUM GELİŞİR Mİ?

Ve sordum az önce kendi kendime:

Beyinleri feodal köylü kalmış, adının başında bazı büyük takılar ve onların temsil ettiği bir kuşağın zihniyetiyle, Türkiye’nin, Türk toplumunun geleceği nasıl aydınlığa çıkabilirdi ki acaba?

Entellektüel insan olabilmek için, ille de birkaç diploma mı olması gerekiyordu?

Yanıt veremedim.

Profesör ve şu veya bu olmakla entellektüel olmak, aydın insan olmak ayrı birşey galiba.

Şimdi paylaşayım artık, bana hayat dersi gibi gelen bu ilginç anıyı, aydın insanlara saygıyla…

SENDEN ENTELLEKTÜEL OLMAZ!

Şöyle diyor bu anlatı:
…..
……..

„…Üniversitede, en çok sevdiğim hocanın odasındaydım.
Bana, “Ne olmak istiyorsun? “dedi.

“Entelektüel olmak istiyorum.” dedim.
“Senden entelektüel olmaz” dedi.

Şaşırmıştım, sonra, kırılgan bir ses tonuyla;
“Dersinizi geçmeme rağmen sürekli dersinizdeyim. Okulda en çok okuyan, araştıran ve tartışmalara giren, hep benim?" dedim.
“Senden Entelektüel olmaz”dedi.

Çok kızmıştım!
"Doçent tezlerinin konularını bile ben öneriyorum" dedim.

Prof. gülümseyerek geriye yaslandı.

"Senden çok iyi bir araştırmacı olur. Ama entelektüel olmaz. Nedenine gelince, sana entelektüel olamazsın dediğimde,bana bir Entelektüel gibi “Niçin olmaz?" diye sormadın, aksine alındın ve hiddetlendin. Yazarlık bilgi işidir. Entelektüellik bilgi değil, davranış biçimidir. Bir insanın entelektüel olması için en az 3 kuşak ailesinin okuması gerekir. Okulun önüne bak. Hepsi son model araç dolu ve hocalara ait. Her sene model yenilerler. Gerçekten böyle bir yenilenmeye ihtiyaçları var mı?Niçin bu şekilde yaşıyorlar. Çünkü o ünvanlarla gördüğün hocalarının kariyerleri ne kadar yüksek olursa olsun, ruhları feodal bir köylü. Güçlerini topluma kabul ettirmek için böyle hava atmak zorundalar. Gerçek bir entelektüel asla bu güdüyle hareket etmez.

Entel feodal köylülere artık diploma ve ünvan da yetmez. 
Tıpkı paranın yetmediği gibi…“
….
……..

Tutuldum. Bunun üzerine söyleyecek artı bir söz bulamıyorum, inanın.
Ya siz? Yok mu söyleyecek birşeyiniz?

Mehmet CANBOLAT Yorumladı
Toplum Gazetesi/ALMANYA (YazıYorum: 21 Temmuz 2019)

HABERLER