FAZIL SAY İLE ALMANYA'DA MEZOPOTAMYA'YA YOLCULUK SOHBETİ

Klasik Batı Müziğinde Avrupa'da Yükselen Değeri Olan, Batılı müzikseverleri eserleriyle büyüleyen Fazıl SAY, Toplum Gazetesi'nin sorularını Mannheim'da yanıtladı:


ALMANYA'DA "MEZOPOTAMYA"YA YOLCULUK...


Mehmet CANBOLAT Sordu, Fazıl SAY Anlattı...


Ünlü bestecimiz ile, siyaset dışı sadece müzik dolu, Mezopotomya kokan bir özel söyleşi...
….
Fazıl Say… Anadolu'ya aşık bir müzik dahisi.
Fazıl Say… Batı'da ise, klasik müzik dalındaki eserleri ve sanatçı yönüyle tanınan kuşkusuz büyük bir değer. Değerimiz. Batılı hayranların etrafında bir kelebek gibi uçuştuğu yakın olmaya, elini sıkmaya ve dokunmaya çabaladığı, gökten özgün bir ışık sanki.


Batı'daki sahnelerde bugüne dek birçok kez izledim kendisini. Sahnedeki duruşu ve piyanonun başındaki varlığı adeta bir kanatlı at. Tuşlardan birine dokunduğunda çıkan sesin, sanki kanatlardan birine tutunup uçuyor göklere. Salonda nefes bile almadan oturan sessiz binleri, adeta bir komutla donduruyor ve koltuğuna çiviliyor.
Sadece salondaki dinleyici kümeler değil, sahneyi paylaştığı onlarca müzisyenin de gözü de O'nda.


Fazıl Say'ı izlerken, sanki gökte bir bulut kümesine takılıp dolanıyorsunuz. Piyanodan yükselen tınıların arasında yitip gidiyorsunuz.
Söz veriyoruz. Çünkü biliyoruz ki, Türkiye'de siyaseti ilgilendiren birşey ağzından çıksa, biz bunu yazsak, bir iki gün içinde Türkiye'de belli çevreler yine O'na saldırmak için kendine fırsat bulmuş olacak.


Almanya'nın Mannheim kentinde ve tarih kokan bir meydandaki otelin lobisinde konser öncesi, bir kahve sohbeti için buluşuyoruz. Sözümüze sadık kalıp, Fazıl Say ile, dünyaya Türkiye'nin tanıtımında önemli bir zemin yaratan Batı türü klasik müzik üzerine konuşuyoruz. Daha açık söyleyecek olursak, inanılmaz bir derinliği olan Mezopotamya adlı eserini irdelemek, kurcalamak ve belki de biraz yakından tanımak istiyoruz.
Biz sordukça O yanıtlıyor. Sanki her soruda, Mezopotamya Senfonisi'ni yeniden yazıyor.


İşte konser öncesinde yarım saate sığdırdığımız bir farklı söyleşi… İşte Fazıl Say. Bir yerden giriyoruz sohbete:


Mehmet Canbolat: Mezopotamya… Dicle ve Fırat… Ayrılmaz bir üçlüde inanılmaz bir tarih var. Sayısız insan ve uygarlıkların yazgısı geliyor akıllara. Binlerce yıldır uyuyan ve belki de farkında olmasak da yaşayan bir tarihi 55 dakikaya sığdıran bir senfoni Mezopotamya… Biraz anlatır mısınız? Nedir sizi böyle bir çalışmaya yönelten etkenler? Fazıl Say ne anlatıyor burada? Ne anlatmak istiyorsunuz?...
FAZIL SAY: "...Herşeyden evvel biz Anadolu insanı olarak hepimiz Mezopotomyalı'yız. Ben şahsen bir kavram olarak, Anadolu, Ortadoğu ve Mezopotomya'yı, bir kültürün doğuşunun eşiği olarak görüyorum. Yani, eğitimin, okuma yazmanın, insanlık tarihinin, tarım devriminin, devletlerin kuruluşu veya inançların, dinlerin hepsinin binlerce yıl önce oluştuğu bir yerdir burası. Berlin'de yaşadığım yıllarda, Pergamon Müzesi'nde geniş Mezotopotomya bölümlerini tanıdıkça, bölgenin önemini daha çok görmeye başladım. Burası, uygarlıklar kadar, savaşların da olduğu, katliamların yaşandığı da bir yer. Günümüze bakıyorum. 46 yıllık yaşamımda Ortadoğu'da hemen hergün savaş ve terörün, ölüm ve katliamın hüküm sürdüğünü görüyorum. Yani bir ölüm kültürü var bölgede. Nedir bu ölüm kültürü?" derseniz, bunun yanıtını Mezopotomya Senfonisi'nde görmek mümkündür. Eserim 10 bölümden oluşuyor ve temelde iki şeyi sorgulamak istiyor. Birincisi; "Neden bu ölüm kültürü noktasına gelindi?" İkincisi ise,"Tarihten günümüze taşıdığı ana değerler nelerdir?" Bu senfonide, Dicle ve Fırat, dediğiniz gibi ağırlığını hissettiriyor. Ay ve güneş var. Yani aydınlık ve karanlık… Gece ve gündüz… Siyah ve beyaz. Ay ve güneşin senfonide kendini göstermesi ise, bu iki gerçeğin, ana faktör olarak dünyaya yön vermesinden kaynaklanıyor. Şimdi bölgede terör deyince IŞİD akla geliyor. Ama IŞİD'den önce de bölgede, aydınlığın karanlığı karşı verdiği bir kavga vardı. Yani Birinci Dünya Savaşı'nda İngilizler, Fransızlar ellerine cetvel alıp, bölgeye yeni şekil vermezden önce de, belli ki o coğrafyada temel sorunlar vardı. Binlerce yıldır süregelen bu durumda fatal yanlışlık nedir? Ölüm kültürü neden öne çıkmıştır? Olaya işte bu eksende eğilmeye çalışıyorMezopotamya Senfonisi. Yani barışı nasıl sağlayabiliriz? sorusuna müzikal anlamda yanıt arıyor. Dönüp bugüne bakıyoruz. Kürt meselesi var. Irak kaça bölünmüş. Suriye'nin hali ortada. Senfonide öne çıkarmaya çalıştığım mesaj, "Melek bizi korusun" oldu. Bugünkü karmaşık tabloya ve gidişata bakarak, galiba "Melek Bizi Korusun" demekten başka hiçbirşey kalmadı gibi. Mezopotomya Senfonisi'nde beyaz giysili ve Teremin dediğimiz havada sesler çıkartan alet yardımıyla meleği, iyiliği temsil ediyoruz…"

Mehmet Canbolat: "Melek bizi korusun" istenci, bölgenin sizce ihtiyacı olan bir yaklaşım mı? Yoksa, sizin Fazıl Say olarak çağrınız mıdır, beklentiniz midir?
FAZIL SAY: "Ben, meleklere inanan bir insan değilim kuşkusuz. Ancak "Melekler bizi korusun" derken, anlatmak istediğim hedef, barış oluyor. Aslında bu mesajın insanlık olarak hepimizin çaresizliğine bir yanıt yönü var diye düşünüyorum. Sadece Mezopotamya değil kuşkusuz. Aslında tüm dünyanın, insanlığı ihtiyacı olan bir değer bu. Bugün bu coğrafyaya baktığınızda, sadece savaş ve terör değil, yörede baskın törelerin bile acımasız olduğunu görüyoruz. Aileler bile acımasız. Oysa, insan olmanın çok önemli bir değer olduğunu göstermek istiyoruz. Binlerce yıl önce, insan olmayı öne çıkartan, insana eğitimi, insan olmayı uygarlığı gösteren, insanlığa kıvamını veren bir coğrafya, nasıl olur da bugün, bu kadar acımasız olur? Bir coğrafya, yedi bin yıl sonra, 21. yüzyılda insana değer vermeyen bir hale nasıl sürüklenebilir? Sebep nedir? Güç gösterisi mi? Nedir acaba? Bu tür sorulara bir yanıt arayışıdır aynı zamanda Mezopotamya Senfonisi…"

Mehmet Canbolat: Mezopotamya kavramı, bana çok gizemli bir kavram gibi gelir hep. Ne zaman bu sözü duysam, o gizemden derinlikten olsa gerek, sanki ayağa kalkıp, ceketimin önünü ilikleyesim gibi bir duyguya kapılırım. Bu senfoninizi de, bölgenin tarih ve kültürüne bir saygı gereği olarak algılayabilir miyiz?
FAZIL SAY: "Elbette bir saygıdır. Ve dostluğu hedefleyen bir düşünce tarzı olarak algılamak mümkündür."

Mehmet Canbolat: Batılı dünyada, Fazıl Say deyince, Doğu ve Batı kültürünü yakınlaştıran, sentezi sağlayan bir misyon öne çıkartılıyor. Bu yaklaşıma nasıl bakıyorsunuz? Kendinizi bu bağlamda bir misyoner konumunda görüyor musunuz?
FAZIL SAY: "Yok. O misyon bana dışarıdan yükleniyor ama, o görev, benim özümde zaten var. Ben bir Türk'üm. Ama aynı zamanda klasik Batı müzikçisiyim. Dolayısıyla, ben, Anadolu'da, İstanbul'daki konserlerimde, Bethoven, Mozart eserleri çalarken, Batı'nın kültürünü Doğu'ya getirmiş oluyorum. Aynı şekilde, dünyanın başka coğrafyalarında, Batılı ülkelerdeki konserlerimde, kaleme aldığım bu Mezopotamya veya İstanbul Senfonisi gibi eserlerim ile de, Doğu'nun kültürünü Batı'ya taşımış oluyorum. Yani köprü işlevi, doğal olarak benim çocukluğumdan beri var. Kesinlikle yapay bir köprü işlevi değildir. Bunu ayrıca ben bir misyon olarak görmüyorum. Çünkü kendim buyum. özüm budur…"

Mehmet Canbolat: Mezopotamya'ya dönelim isterseniz. Bu eserinizi Frankfurt'ta izledim ve eserde baştan sona kadar, müzikal anlamda bir hüznün ağırlığını hissettim. Bu çalışmanızı izlerken, nedense sahne ve salonda adeta yoğun bir bulut kitlesinin çökmeye başladığını ve gösteri ilerledikçe, mesela sokak aralarında insan kafalarına kadar bulut parçalarının indiğini görür gibi oldum. Garip bir resim gibi ama, öyle bir ruh hali. Bir karamsarlık, bir çıkmaz sokak kaygısı gibi birşey… Nasıl bir ruh hali bu Fazıl Bey?
FAZIL SAY: "…Mezopotamya Senfonisi'nde hep bir melekten söz ettik şu ana kadar ancak unutmayalım ki, bu eserde iki küçük çocuğun ağzından anlatılan öyküler de var. Yani burada başrolde iki küçük çocuk var. Onların ağzından konuya yaklaşmak istedim. Burada bazı etnik tınılar da kullandım. Kürt kavalı, duduk gibi çalgı tekniklerine de özen gösterdim. Biliyorsunuz, çocuklar naiftir. Savaş bilmezler. Ama birisi vuruluyor. Evet, bu senfonide genel anlamda bir hüzün olduğu doğrudur. Mardin yöresinden bir Kürt halk temasıyla başlıyor. Eserin bütününde Ortadoğu'dan, bölgeden farklı çalgıları görebilirsiniz. Bu arada unutmamak gerekir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu müziğin DNA'sında, dokusunda hep bir hüzün vardır. Türkülerinde, ağıtlarındaki makamlarda genelde bir hüzün egemendir. Söyleyiş tarzlarında da bu hüzün nedense hakimdir. Bölge insanı, varolan acısını böyle ifade ediyorsa, ve siz bir senfoni yazıyorsanız, bu hüznü görmemeniz mümkün değildir. Yani Mezopotamya Senfonisi'ni yazarken, hiçbir abartı yoluna gitmeden, gerçeği olduğu gibi, en doğallığı ve yalın biçimiyle işlemeye özen gösterdim. Tabi bunu yaparken, eserde, günümüzde maalesef yaşanagelen soru işaretlerine de dikkati çekmek istedim…"

Mehmet Canbolat: Söyleşimizde birkaç kez Kürt sözcüğü kullandınız. Savaştan, acılardan söz ediyorsunuz. Bugüne değin, Türkiye'nin hassas bir dönemde sürüklendiğini dikkate aldığınızda, herhangi bir tepkiyle karşılaştınız mı?
FAZIL SAY: "…Hayır. 55 dakikalık bu senfonim, sonuçta bir müzikal çalışma ve sözleri de olmayan bir eser. Evet, eser bir Kürt halk temasını işliyor fakat bir söz yok. Daha doğrusu, bölgeye özgü müzikleri kullanırken, bunların sözünü bile hiç merak etmedim ve bilmek de istemedim. Melodi hoşuma gidince kullandım. Ben bu konuyu işlerken, tek hedefim vardı. O da barış. Barış istemek, artık dert olacaksa, bırakalım olsun. Önüne geçmemiz de mümkün değil. Mezopotamya'da "Melekler Bizi Korusun" diyorsam ve başıma bu yüzden bir dert gelecekse, bırakın gelsin. Buna karşı artık yapacak ne olabilir ki? Bakın, bu bölgede, adına terör de dense, açıkça bir iç savaş vardır. Bu savaşı durdurmak için hepimiz birşeyler düşünmeli ve bu yönde üretmeliyiz…"

Mehmet Canbolat: Az önce hüzün derken bir anlık durum tesbitimi dile getirdim ve siz de teyit ettiniz. Şimdi biraz düşünelim. Karanlık ve belirsiz bir ortam varmış gibi geliyor bize bu mevcut durum. Acaba, karanlığın bir hayli uzaktaki ucunda, düşünen bir sanatçı olarak, hiç mi, bir umut ışığı görmüyor musunuz? Az da olsa umutlu değil misiniz? Yani bu hüzün ağırlıklı senfonide hiç mi umut ışığı vermeyi düşünmediniz?
FAZIL SAY: "…Hayır… Hayır… Umut ışığı elbette var. Sahnede bembeyaz haliyle bir melek, tek başına bir umut ışığı bence. Bir sanatçı olarak, elbette bir sorunu işlerken, umut ışığımı nasıl gözardı edebilirim ki… Eserde ilahi güçler var ama hepsi mecazi anlamda. Bakınız, her inanç kültüründe, melek algısı çok farklılık arzediyor. Ben bu senfonide ilahiç güçleri, melek gerçeğini umudu simgelesin diye bir araç olarak görüyorum. Ölümü gösterirken, yaşamın ne kadar değerli olduğunu anlatmak istiyorum…"

Mehmet Canbolat: Mezopotamya Senfonisi, ana başlıklar halinde özetlenecek olursa, hangi konuları işliyor. 55 dakikalık bir senfoniyi, okurlarımız için nasıl fotoğraflayabilirsiniz?
FAZIL SAY: "Bu çalışmam, birbirine bağlı 10 bölümden oluşuyor. Ovada iki çocuk bölümü ile başlayan eser sırasıyla şu başlıklar halinde sürüyor: Dicle, Ölüm Kültürü, Konuşma, Güneş, Ay, Kurşun - Savaşın Başladığı Yerler, Fırat, Savaş ve Mezopotomya Türküsü. Dinleyen veya izleyenler, bu konu başlıkları özümserse, o zaman senfoninin tümüne hakim olabiliyor. Bölüm aralarında kullandığımız yöntemler de zaten, dinleyene, yeni bir bölüme geçildiği izlenimini kolaylıkla veriyor.

Mehmet Canbolat: Fazıl Bey, sizinle üç yıl önce bir söyleşi için buluşmuştuk ancak, sohbetimiz başlamadan bitmişti. Gerekçesi, iyi hatırlarsınız, "Siyaset soracaksınız, ben yokum" çıkışınız olmuştu. Ve o röportaj randevumuz, başlamadan bitmişti. Bugün yine birlikteyiz. Sadece müzik konuştuk. Ancak, müziğin yolculuk dehlizine girince, tarih, insan, acı, savaş, hüzün, barış özlemi, töreler falan deyince, yine sosyal ve toplumsal boyuta geldik dayandık. Aslında bütün bu konuştuklarımız da bir siyaset değil midir? Eserinizi, özlemlerinizi, mesajlarınızı, birikiminizi düşündüğümde, bu kapsamlı sohbeti nasıl siyaset dışı sayabiliriz ki?
FAZIL SAY: "..Haklısınız. Doğru. Bunca sohbeti, siyasetten elbette ayırdedemeyiz. Geçenki sohbete özgü dönemsel koşulları biliyorsunuz. O günlerde Türkiye'de tek başıma bir hedef durumuna getirilmiştim. Mahkemeler arasında gidip geliyordum. Karşımda koca bir hükümet dünyası vardı. İnanın bunalmış vaziyetteydim. Batılı meslektaşlarınız da benimle uzun uzun müzik ve sanat söyleşisi yapıyordu. Ancak cümle arasında küçük bir yan soruya verdiğiniz yanıtı öne çıkartıyorlardı. Mesela biri, "Sizin davanız ne oldu? diyor. Ben de "henüz sonuçlanmadı" diyorum. Hepsi bu inanın. Le Mond Gazetesi bunu "Davası Türkiye'de hala sonuçlanmadı" diye manşete taşıyor ve ardından, sohbetimizin konusu dışında, haberinde davamla ilgili birçok ayrıntıyı analiz ediyor. Ve en sonunda, yer kalmışsa, asıl yaptığımız sanat müzik söyleşisini değerlendiriyor. Tabi böylesi bir hassas süreçte, ertesi gün, Türkiye'de Türk medyası veya sosyal medya aracılığıyla, Alman Fransız gazetesi kaynak gösterilip, ayağa kalkıyor ve yeniden Fazıl Say'a karşı ağır bir karşı kampanya başlatılıyor. Türkiye'de hükümet bunları okuyunca, ben tekrar "hedefoğlu hedef" oluyorum. İnanın 6 yıl boyunca gazetelere işte bu yüzden hiç röportaj vermiyordum. Bu bir sanatçı açısından çok doğru birşey değil, biliyorum.. Çünkü bir sanatçının kariyeri açısından medyada sanat yönüyle olmaması, çok önemli bir noksanlıktır. Ne ben, insan olarak, sanatçı olarak bu konu yüzünden varım; ne de bu konunun, benim hayatımı yıkmaya hakkı vardır. Bu kadar basit. Yani sosyal medyada küçük bir twetin benim müzisyenliğimi belirlemesini istemiyorum. Mezopotamya konserimi İstanbul'da ilk sergilediğim zamanlarda, salonun dolması gerekiyordu. Bunun için, medyaya çıkmak zorundaydım.. Ancak gazeteciler bile şartlanmıştı. Konser röportajı için anlaşmışız ama, ilk sorusu, yine davalarım oluyordu veya "Hükümeti eleştirir misiniz?" diyordu. Ne yaparsınız siz olsanız?…"

Mehmet Canbolat: Fazıl Say, bir sanatçı ama, artık kimsenin yadsıyamayacağı bir siyasi duruşu da var kuşkusuz.
FAZIL SAY: "Eğer ki tanınmış bir şahsiyetseniz, politik duruşu olmayan bir insan, bir sanatçı olabilir mi? Bugünkü koşullara bakarsak, sanatçılar ya hükümet yandaşı oluyor ya da, benim gibi hükümet karşıtı. Hatta arada biraz da tırsımış kişiler var. Onlar da ağır eleştirilerle, oraya buraya çekiştirilmeye, yamanmaya çalışılıyor. Yani toplumda belli bir güç, insanları tarafını belli etmeye zorluyor. Bunu hükümet de yapıyor, muhalefette. Bakın bana geçenlerde CHP'den bir konser teklifi geldi. Ancak kabul etmedim. Bunun üzerine "Yahu siz de Atatürkçü'sünüz. O'nun değerlerini bizim gibi savunuyorsunuz" gibi sözler etmeye başladılar. Doğrudur. İyi bir Atatürkçü'yüm. Kimsenin de kuşkusuz olmasın. Ve oyumu, o partiye verdiğim de doğrudur. Ama sen bir partisin. Ben bir Atatürkçü sanatçı olarak konserimi vereyim ve sen de gel, beni çok istiyorsan o konseri dinle…"

Mehmet Canbolat: Mevcut durumdan bir yılgınlık yaşıyor gibisiniz. Bir sanatçı, bir aydın olarak, çalışmalarınızı aslında bir çığlık olarak da görüyorum. Gece başınızı yastığa koyduğunuzda, içinde bulunduğunuz baskı dönemini nasıl yorumluyorsunuz? Yoruluyor musunuz? Siyasete bundan böyle ne kadar uzak durabilirsiniz?
FAZIL SAY: "Aslında siyasete uzak durduğumu pek sanmıyorum. Kendi imkanlarım dahilinde, özellikle sosyal medyayı da kullanarak, eleştirilecek ne varsa eleştiriyorum. Ancak ortadaa fiili bir gerçek durum da var. Dikkat ederseniz, Türkiye'de son üç yıldır kimseler eleştirel birşey yazamıyor. Çünkü davaların yükü ağırlaşıyor.

Mehmet Canbolat: Konuyu değiştirelim isterseniz. Sizin hakkınızda geçenlerde birşey okumuştum. Dikkatimi çekmişti ve bu vesileyle sormak isterim. Sizin için "Ne zaman, başıboş bıraksanız, gidip biryerlerden ödül alıyor" deniyor. İstanbul Senfonisi ile güzel bir ödüle layık görülmüştünüz. Mezopotomya için böyle bir ödülü bekleyebilir miyiz? (Burada Fazıl Say'ın Almanya'dan yakın güven dostu Kültür Menaceri Baki Kiper devreye giriyor ve: "Batılı otoriteler, Fazıl için: "O 21. yüzyılın en büyük sanatçısı diyor. Bence en güzel ödül bu olmalı" diye sohbete katılıyor.)
FAZIL SAY: Hayır. Mezopotamya ile ilgili henüz böyle bir ödül sözkonusu değil. İstanbul Senfonisi ile, biliyorsunuz 2013'te "EKO Yılın En İyi Eseri Ödülü" almıştım. Aslında klasik müzikte cd ödülleri falan oluyor ama, o kadar da önemli değil bizim dalımız için. Şahsen benim için, ödülden çok, sanatımı en iyi şekilde yapabilmektir.

Mehmet Canbolat: Çok şey konuştuk ama, Türkiye için birşey temenni etmenizi istesem, ne dilerdiniz?
FAZIL SAY: "Türkiye ve ülkem için için barış ve aydınlık bir gelecek ile, sanatın yüceleceği, ön planda olacağı güzel günler dilemek isterim elbette…"

Mehmet Canbolat: Umarım, sizi üzecek bir sorumuz olmamıştır.
FAZIL SAY: "Hayır olmadı. Güzel bir sohbetti. Teşekkür ediyorum."
...///...

HABERLER