"EKONOMİK SOYKIRIM - DEMOKRATİK SOYKIRIM"

„EKONOMİK SOYKIRIM“ VE „DEMOKRASİ SOYKIRIMI“

Geçenlerde birkaç günlüğüne Türkiye’deydim.
Daha önceleri yaptığım seyahatlar bağlamında da, benzeri temaslar olmuştu ancak son gezimde olduğu kadar, böylesi bir soruyla, bugüne değin hiç karşılaşmamıştım.

Bu kısa süre içinde kiminle, bir çay içimi otursam veya ayaküstü bir koyu sohbete dursam, hemen herkesin ilk sorusu:

„Memleket, Avrupa’dan nasıl görünüyor?“ olmuştu.

Bu değişim ve birbirinden bağımsız kişi ve ortamların ortak bir noktada benzeşimi, dikkatimi çekmişti.

Durmadım. Bir gazeteci merakıyla meseleyi anlamaya çalıştım.
Ve sorum şöyleydi: „Peki bu memlekette yaşayan sizler, geleceği nasıl görüyorsunuz?“

Abartısız söylüyorum. Belki 20-25 görüşme yaptım ve hemen herkeste istisnasız bir karamsarlığı hissettim. Bunlar arasında öğretim üyesinden veya belediye başkanından tutun da, bir fırın işçisi, sıradan bir lokantada garson veya ev kadınına kadar farklı katmandan vatandaşlar vardı.

MEMLEKETİ TERKETMEK İSTEYENLER VAR

İşveren de sıkıntılı, işçi de... İşsizleri zaten anmıyorum; çünkü onlardan birisi, ironik bir dille: „Memleket, Allah’a emanet!“ diyerek, çıkmazın boyutunu, belki de kendince en iyi anlatıyordu.

Yol boyu düşündüm. Bugün bile aynı sorulara kendimce yanıt aramaya çalışıyorum. Hatta, konuştuğum ve ekonomik gücü yerinde olan insanların, Almanya'ya nasıl yerleşilebileceği konusunda yol ve yöntem arayışlarını, benden biraz fikir almaya çalışmalarını hatırlıyorum.

"İnsanlarımız, neden bu boyuta geldi? Bir memleket, hiçbir zaman böylesi gönüllü ve keyfiyen terkedilemez!" diyorum.

Neden bu kaçma hesapları? sorusu kurcalıyor kafamı.

Genç hekimlerden birisi, kararını çoktan vermiş. Devlet Hastanesi'ndeki görevinden istifa etmiş ve Almanya'da çalışmak için, harıl harıl Almanca öğreniyor ve bu ülkede ihtisas yapıp, burada çalışmayı hedefliyor.

"Neden?" diye soruyorum ısrarla. "Bu ülkede kendim ve ailem için bir gelecek görmediğim için..." diyor ve sağlık sisteminin, dayatmalarından, baskılarından yakınıyor.

Eğitimli ve ekonomik gücü iyi olan insanlar bile, birşeylerin iyi gitmediğinden yakınır duruma gelmiş ve geleceğinden kaygı duymaya başlamışsa, geride kalan dar gelirli insanların çaresizliğini düşününce, zorlanıyorum.

Oysa, bize yansıtılanlar başka bir tablo ortaya koyuyor.

Ankara'daki siyasi erk, büyük iddialarla, ülkenin gelişmişlik bağlamında önemli boyutta sınıf atladığını, meydanlardan, ekranlardan haykırıyor bir yandan. İktidar taraftarları hiç kuşkusuz, bu söylemleri duyunca coşuyor.

Diğer taraftan ise, kendi özelinden yola çıkarak, geleceğe yönelik kaygılarını dillendiren vatandaşları, nasıl görmezden gelebiliriz?

BATILI GÖZLEMCİLER, TÜRKİYE'NİN GELECEĞİNİ PARLAK GÖRMÜYOR

Batılı ekonomistler de, üretim ekonomisinin giderek yok olduğu Türkiye’nin geleceği konusunda karamsar bir tablo çiziyor ve devletin büyük bir kaynak sıkıntısına sürüklendiğini öne sürüyor. Özelleştirme sürecinde, sağlam kamu kaynaklarının da tüketildiğini iddia ediyor.

Nitekim, şu günlerde Türkiye’de hükümetin, yeni kaynak yaratmak için, yaklaşık 10 milyon insanın ekmek teknesi olarak bilinen, Cumhuriyet'in eserlerinden sayılan, köklü şeker fabrikalarını özelleştirme niyeti de, bu darboğazı gösteriyor olsa gerek.

Görebildiğim kadarıyla, bu girişim, ulusal ekonomiye, üretici ekonomiye ağır bir darbedir. Ve bu talan ekonomisi artık, son beş haftadır Suriye Operasyonu ile oyalanan Türkiye’nin, yönetimi zorlaşan bir duruma geldiğine işaret ediyor.

Umarım, gerek ben, gerek iktidar ile aynı görüşü paylaşmayan toplum kesimleri ve elbette Batılı gözlemciler, yanılıyordur ve Türkiye, iddia edildiği gibi, „güllük-gülistanlık“tır ve „gelece dev adımlarla ve büyük bir özgüvenle ilerliyor“dur.

Değilse, durum çok kritiktir.

İddia edilenler doğru ise, yani memlekette sadece iktidar yandaşları devlet ihalelerini alabiliyorsa, bu gidiş, gidiş değildir.

Öyle ise, bence Türkiye'de belli bir kesim, pek dillendirilmese bile, ciddi biçimde „Ekonomik Soykırım“ yaşıyor, demektir.

ULUSLARARASI AF ÖRGÜTÜNÜN 2017 RAPORU DÜŞÜNDÜRÜCÜ

Böylesi süreçler ise, bana öyle geliyor ki, toplumda nefret ve baskıları artırırken, sürekli biçimde yeni düşman arayışını da ortaya çıkartacaktır. Yani toplum, her geçen gün, yeni bir „düşman“ yaratarak, oyalanacaktır. Bu sadece benim tesbitim değil. Dünyada da benzerleri var.

Örneğin kısa adı „AI“ olan „Amnesty International“ diye bildiğimiz Uluslararası Af Örgütü’nün güncel kapsamlı bir raporunda da kendini gösteriyor.

Washington’da önceki gün açıklanan bu raporun verilerine göre, Türkiye’ye yönelik ağır ithamlar var.

Örneğin "15 Temmuz 2016 günü kanlı darbe kalkışmasını izleyen günlerden bugüne değin, onbinlerce muhalifin tutuklandı," deniyor.

AI, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın muhaliflere karşı son derece sert yöntemler uyguladığını öne sürüyor. 

Bu uluslararası teşkilatın Almanya Sorumlusu olan Markus N. Beeko: "Turkiye'de sadece muhalifler değil, bizim iki bölge temsilcimiz de nasibini aldı.“ diyor.

AI, sözkonusu raporunda sadece Türkiye’yi mi hedef tahtasına oturuyor? Elbette değil. ABD yönetimi de, bu süreçte sorumlu tutulan hedeflerden birisi.

Bu kapsamlı raporun Washington’da açıklanmış olması da manidar bence.

Bu arada insan hakları konusunda öncü ve koruyucu ilkeleriyle bildiğimiz medeni ülkeler de, AI’nin dikkat çektiği bölgelerden birisi diyebilirim.

AVRUPA BİRLİĞİ ÜLKELERİNDEKİ YANLIŞLIKLAR

Örneğin Polonya ve Macaristan’daki yönetimlerin de, muhalif kesimlere yönelik ve yasaları hiçe sayan uygulamaların kabul edilemez olduğunun altı çiziliyor.

Almanya’nın hal ve gidişatı bu sıralamada, görece iyi olsa bile, özellikle göçmenlere yönelik kimi uygulamaların „dışlayıcı“ bir görüntü verdiği belirtiliyor.

Özellikle aile birleşimi ve sınırdışı edilme gibi alanlarda, insanlık onurunu ayaklar altına alan güncel uygulamalara dikkat çekiliyor.

Evet, gördüğümüz gibi, bir ülkede olağanüstü uygulamaların olması için, ille de bir savaş hali olması gerekmiyor.

Birçok ülkenin, savaştan uzak görünse bile, insan haklarına yeterince önem vermediği gözleniyor.

Öyle olmasaydı, bugün dünyada, savaştan uzak ortamlarda milyonlarca insan, siyasi yönetimlerin baskısıyla yüzyüze kalmazdı. Toplumun belli kesimleri, sistematik algı operasyonları ile, „şeytan“ veya „düşman“ ilan edilmezdi.

Toplumun iletişim imkanları suistimal edilip, nefret duygusu körüklenmez ve gerilim sürekli diri tutulmazdı.

Sözün özü, dünyamız, belki pek farkında olmuyoruz ama, bukelemun gibi, hızla kabuk değişim süreci yaşıyor. Yani, nefret duygusu, körükleniyor. Baskılar doğal hale getiriliyor. İnsan hakları kimi gerekçelerle rafa kaldırılıyor ve yeni toplum tipi insanlığın önüne sürülüyor.

GELECEK, DÜNDEN BETER Mİ OLACAK?

Bu ya diktatörler eliyle yapılıyor, ya da demokratik düzen içinde bir şekilde topluma şırınga ediliyor. Yani, pembe günler, umutlu beklentiler şimdilik geride kalmışa benziyor.

Yani, dün dediğimiz, galiba dünde kaldı artık.
Yarınlar ise, farklı bir yüzle bizi bekliyor.

Bu dünyanın insanları olarak, „Ekonomik Soykırım“ kadar, düşünsel anlamda da ciddi bir „Demokratik Soykırım“ gerçeğiyle yüzyüzeyiz?

Dünyanın paslı çemberi giderek daralıyor galiba.
Hareket alanlarımız giderek kısılması bunun bir göstergesi.

Bu gelişmeye sessiz mi kalacağız?
Değilse ne yapacağız?

Üffff...
Ne gereksiz sorular bunlar akşam akşam...

(Mehmet CANBOLAT Yorumladı)
Toplum Gazetesi/ALMANYA (YazıYorum: 22 Şubat 2018)

HABERLER