"Demokrasinin Önemi Üzerine Bir Düşünsel Yolculuk...

TEK YOL; GÖLGESİZ, GERÇEK DEMOKRASİ...

„...Batılı demokrasilerde, yerel yönetimler, sistemin temel sütunlarından biri olarak bilinir ve çok önemsenir.

Çünkü bir köy veya beldede veya şehirde yaşayan herkes için, karar verici ilk yönetim mekanizması, başvuru kapısı olarak, belediyeler bilinir.

Almanya’da, Yerel Yönetimler Yasası’na göre, belediye meclisi seçimleri, 6 yıllık bir görev süresi için öngörülen belediye başkanlığı seçiminden, ayrı yapılır.

Gerekçesi ise, siyasi gruplar arasında, yönetimde bir denge sağlayabilmektir.
Yani Batılı demokrasilerde temel ilke, siyasi partilerin birbirine tahakkümünden, üstünlük baskısından çok, görev dağılımında dengeye özen göstermek ve farklılıkları bir uzlaşı noktasına belli ölçülerde yaklaştırabilmektir.

Çünkü Batılı için, uzlaşının olmadığı yerde her zaman bir dikta vardır ve bu da istenmez. Hele Almanya gibi, Hitler faşizmi gibi bir acımasız diktatörlüğü bire bir yaşamış, bedel ödemiş ve ruhsal anlamda hala bedel ödemeye devam eden bir ülkede, Demokrasi anlayışı, çoğunluğun, azınlıkla yani diğerleriyle uzlaşı içinde olabilmesi şeklinde algılanır.

Yani A partisi, yerel yönetimin siyasi kararlarına yön veren belediye meclisinde çoğunluğa sahip olsa bile, belediye başkanı B partisinden olabiliyor. Bu da demokrasinin ve uzlaşı kültürünün yerleşmesi olarak yorumlanıyor.

Buraya kadar herşey kulağa hoş geliyor ancak bir handikap da sırıtıyor.

Demokrasiye bu kadar önem atfeden Almanya’daki yerel seçimler, ne var ki, son 15 yıl içinde giderek irtifa kaybediyor. Yani seçimlere katılım çok az. Bu nedenle de, örneğin bir belediye başkanı, toplam seçmenin katılımcı yüzde 20 ile- yüzde 35’inin içinden bir dar oy desteğiyle, göreve gelebiliyor.

Bu da seçilen kişinin, bu görevi ne denli hakettiği gibi bir soruyu da gündeme taşıyor.

Demokrasi için en büyük tehlike de bu galiba. Bir seçimde katılım az ise, temel sütunlardan biri alarm veriyor demektir.

Oysa Demokrasi, düzenli bakım ister, ilgi ister. Yoksa, sütunlar, hassas direnç noktaları hasar görebilir. Bu arzu edilmeyen gelişme ise, radikal uç grupların, demokrasi düşmanlarının işine daha çok gelir...“
...
İşte bütün bu sözleri, Almanya’da 11 Mart 2019 günü (yani dün akşam) yapılan bir yerel seçim ve aday tanıtım toplantısında dillendirdim.

Bir diğer deyişle, Almanya’nın Hessen eyaletine bağlı Rödermark/Kreis Offenbach şehrinde 24 Mart Pazar günü yapılacak Belediye Başkanlığı seçimleri için düzenlenen açık oturumdaki kapanış özet konuşma metnimdi.

Daha doğrusu, bu şehirde son dönemlerde mevcut adayların katıldığı halka açık ve büyük ilgi gören bu açık oturumun beşincisini de yönetmek, bana düştü yine.

Dünyaya açık ve farklı kültürler ile barış içinde yaşamasını iyi başaran Rödermark’ta yaklaşan yerel seçimde üç aday var.

Yeşiller’den Andrea Schülner, Hıristiyan Demokrat Parti’den Jörg Rotter ve Bağımsız aday Dr. Karsten Falk.

Her üç adayın katılacağı bu seçimlerin sondan bir önceki açık oturumunu yöneten yine ben oldum. Rödermark şehrinin benimle beşinci deneyimi bu. 

Ben sordum, Alman siyasetçiler, belediye başkan adayları yanıtladı.

Rödermark Belediyesi, Yabancılar Meclisi, Yaşlılar Meclisi’nin ev sahipliği yaptığı ve Alman-Türk Dostluk Derneği’nin de desteklediği bu açık oturumda, adayların hedeflerini anlatmaya ve seçmenlerin de anlamasına imkan veren siyasi bir toplantıydı bu.

Yerel yönetimlerin yeni yatırımcı kazanma, istihdamı artırma, kent nüfusunu büyütme, eğitim, ulaşım, sosyal-kültürel yaşam, göçmenlerle diyalog, mülteciler ve aidiyet duygusu ve siyasetin gerekçeleri veya yabancılar meclisi ile yerel yönetim arasındaki ilişkilerin geleceği gibi bir dizi konuda neler düşündüklerini, hedeflerini dillendirme fırsatı buldu adaylar.

Büyük ilgi gören açık oturumun sonunda, altını kalınca çizdiğim ise, vazgeçemeyeceğimiz tek değer olan DEMOKRASİ oldu. Demokrasi adına güncel kaygılarımı dile getirdim.

Yerel seçimlere Almanya’da ilgi azlığının, halkın sandığa gitmemesinin, belediye başkanları açısından da „legitimasyon“ sorunu yaşattığını ifade edip, katılım oranını artırmanın, demokratik düzenin geleceği açısından da önemli bir belirleyici etmen olduğunu vurguladım.

Bu açık oturumun sonuna doğru, nasıl olduysa birden, irade ve istem dışı bir hareketle, bu toplantıyı yöneten değil de, bir gözlemci olmaya başladım. Adaylar, uygar biçimde hedeflerini içeren görüşlerini dillendiriyordu. Birbirine bir hakaret yoktu. Tam tersine bir centilmenlik örneği izleniyordu.

Halkın, bağırıp çağırmadan, disiplinli biçimde iki saati aşkın bir süre, önündeki adayları ciddi bir konsantrasyon ile tartıya koyduğunu yüzlerinden okudum. Soru yöneltenlerin de saygı sınırını bilerek, içindekileri dışa vurmasına hayran oldum.

Tam da o an, Türkiye’de 31 Mart’ta yapılacak yerel seçimler için propaganda çalışmalarını, inanılmaz hakaretleri, insan olmanın kutsallığını yok sayan açıklamaları, yalan ve iftiranın, ne yazık ki geçerli akçe olduğunu hatırladım.

Toplumun da bunu kanıksadığını gözlemlemek, acıttı beni.

Ne farkımız var ki bu Almanlar'dan? dedim.

Neden bu insanlar kadar, demokrasiyi bir uzlaşı kültürü olarak algılayamıyoruz, diye kendi kendime hayıflandım.

Salonda bulunan tüm kitleye aşağıdaki ifademi dillendirdim ve gerisini getiremedim. Ama ne demek istediğimin hedefine ulaştığını, salonda ayakta uzun süren alkışlardan hissettim: 

„Demokrasinizin kıymetini bilin, demokrasimizin değerini bilelim, YOKSA....“

Keşke Türkiye’deki kitleye hitap etme imkanım olsa da, gidişatın, dışarıdan üçüncü bir gözle bakıldığında, demokrasi ile asla bağdaşmadığını söyleyebilsem... Gidilen yolun, yanlış olduğunu hatırlatsam... dedim kendi kendime.

Keşke „...Hile ile, inatla, ne pahasına olursa olsun gibi bir yaklaşıma ölümüne tutunup, seçimi kazanabilir ve bugünü kurtarabilirsin belki... Ama, demokrasi sadece sayılar ile ölçülemeyecek kadar, boyutları çok yönlü ve iyi düşünülmesi gereken bence kutsal bir olgudur.... 

Demokrasi, sandıkta bir şekilde kazananın, -çoğunluk benim- diyenin, kaybeden diğerine tahakkümü değil, onun da haklarını gözetmeyi, koruyup kollamayı öngören bir değerdir...“ diyebilsem keşke...

Bu keşkeler içinde geçti dönüş yolum. Yolculukta hatırladım. Geçen yıl Orta Anadolulu, ülkesini seven bir vatandaşımız, Frankfurt’taki bir etkinlikte çok klasik bir soru sormuştu bana. Belli ki birşeylerden kaygılıydı.

„No’lacak ülkenin hali? Memleket nasıl kurtulacak?“
dedi.

Yanıtımı burada yinelemek isterim:

„...Bir ülkede demokrasiye inanmış insanların, bir tek oyun güvenliği için bile, sandıklara ölümüne sahiplenmesine hiç gerek duymaksızın, -Bunu Sağlayacak Devletim Var. Ona Sonsuz Güveniyorum – diyebileceği gün; geldiği zaman...“

Bilmem anlatabildim mi?
Değilse, anlamış gibi yapın, „Bana ne! Benden sonrası tufan...“ deyip geçin isterseniz, geleceği hiç düşünmeden...

Sorgulamadan... İtiraz etme hakkınızı ciddiye almadan.

Söylediklerimin belki bir anlamı olmayabilir.
Ve hatta Demokrasi, içi boş bir laf gibi gelebilir.
ÖYLEYSE unutmayalım;

Yurttaşlık onuru, demokrasilerde, insana verilmiş kutsal bir değerdir. Bu onur yetmiyorsa, artık siz, insanca ve özgürce yaşamayı değil; siz, siz olmaktan çıkmış ve „kul olmayı, biat etmeyi, dünden kabullenmişsiniz", demektir.

Ne diyeyim...

Demokrasi uğruna birinin çıkıp, gerçeği hatırlatması gerekiyordu belki.
Demokrasimizin, onurumuzun geleceği adına, ben söyleyeyim bari:

"Kral Çıplaaakkk!"

Mehmet CANBOLAT Yorumladı.
Toplum Gazetesi/ALMANYA (YazıYorum: 12 Mart 2019)

 

HABERLER