CHP Gerçeği ve Kral Çıplak!

Mehmet CANBOLAT Yorumluyor

 

„KRAL ÇIPLAK“ DİYEREK, CHP’NİN GELECEĞİNİ GÖREBİLMEK!

Yorgan gitti ama, görünen o ki; kavga henüz bitmiş değil.

Neredeyse yüz yaşındaki en deneyimli bir siyasi organda, saplantılar ve ihtiraslardan hiç ödün verilmiyor ve „kavgaysa kavga“ deniyor. 

 

Dikkat edin, „kavga“ diyorum, kuru anlamıyla. „Mücadele“ değil. İlkeler uğruna bir uğraşı, bir çaba değil. 

Sorsanız, hepsi „Demokrasi adına“ diyor. Herşey demokrasi için.

Sevsinler hepinizi.

Ancak durum hiç de öyle değil.

Bakıyoruz; Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan bir parti, ömrünün üçte ikilik bölümünü iç kavgalara harcamış.

Atatürk’ün ölümünden sonra su yüzüne çıkan bu iç kısır çekişmeler, bugüne değin kaç partiyi doğurmuş kendi içinden.

Bildiklerimizi bir çırpıda sayalım, eksiği varsa, eksik kalsın.

Kimden mi söz ediyorum. Biliyorsunuz. Cumhuriyet Halk Partisi. Yani, Türkiye Cumhuriyeti’nin halkının partisi. Amip gibi çoğalmış Türkiye CHP’nin ruhundan.

50’li yıllarda çok partili rejime geçişle, Demokrat Parti’yi doğurmuş önceleri. Daha sonra Demokratik Sol Parti-DSP, derken Halkçı Parti, Sosyal Demokrat Halkçı Parti gelmiş ardından.

Bir düşüncenin, bir çağdaş düşüncenin artarak büyümesi yerine, siyasi ağırlık, devlet kuran bir ideoloji, ne yazık ki bölünerek küçülmüş. İşte ulu çınar CHP’nin bugünkü özeti bu kadarcık birşey.

Yadsımıyoruz. Çünkü görüyoruz. Bire bir yaşıyoruz.

Türkiye 16 yıldır olağanüstü bir süreçten geçiyor. Kabuk değişimi yaşayan bir bukelemonu andıran ülke, radikal dayatmalarla kendini zorluyor. 

Böylesi bir süreçte, umut olması gereken bir köklü parti, yani CHP kendi kendisini yemekle meşgul.

Sen ben kavgası.

Seçim üstüne seçim. Yenilgi üzerine yenilgi.

Düş kırıklığı ise, birbirini izliyor. Umutlar köreliyor.

Bırakalım geçmişteki seçim yenilgilerini. Açıkça söyleyelim. „Kral çıplak“ diyelim. Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu, yanılmıyorsam, üst üste dokuz kez sandıkta yenilmesine rağmen, hala „demokrasiyi güçlendirmek için, görev başındayım“ gibi, akıl yoksunu sözler edebiliyor. Adamın varlığı, sanki demokrasi için tütsülenmiş.

Gitmiyor. Tüm köşe başlarını tutmuş, tiyatro salonundaki sandalyelere istediği misafirleri çoktan oturtmuş ve çıkıp şimdi: „Kendine güveniyorsan, topla adamlarını ve gel“ diyebiliyor.

Sanki bir karpuz pazarında, bitirim simsarların alıcıyla satıcıyı el tutuşturması uğruna, rakipleri ile traktörler arasından kovboyluk yapması gibi…

Herşey demokrasi adına dedik ya… CHP’de herkes demokrat ya…

Dort koldan kuşatılmış parti içi yönetim oligarşisi karşısında, gel de şimdi, güveniyorsan, gücün yetiyorsa, topla delegeleri ve başa geç“

Abesle iştigal.

Muharrem İnce’nin Cumhurbaşkanlığı adaylığının resmiyet kazandığı günün ilk saatlerinde yazmıştım.

Bu tercihin o günün siyasi denge hesapları ışığında toplumsal rahatlama sağlayacağını ve bir suni sinerji de yaratabileceğini dillendirmiştim. Ancak sonucun değişmeyeceği gibi kaygı kaydımın da altını çizmiştim. 

Hatta bununla da yetinmeyip, bazı tesbitler yapıp, kendimce öngörülerde bulunmuştum. Bugün gelinen son nokta, yaşanan bu kavga tablosu, o günlerde söylediklerimi bire bir doğruluyor.

Ne demiştim. Hatırlamaya çalışıyorum.

Kılıçdaroğlu, Muharrem İnce’yi, Cumhurbaşkanlığına aday gösterip, „..kendi koltuğunu zorlayan bir isme dahi demokratça davranabildiğini kanıtlamış olacak ve çok demokrat genel başkan imgesi yaratacak böylece…“ demiştim.

Toplumda o günlerde yaratılan rüzgar bu yönde esti.

„…Kılıçdaroğlu ve ekibi, böylece koltuğu sürekli sallayan bir rakibi, taltif ediyormuş, ödüllendiriyormuş gibi davranıp, adeta sürgüne yolladı. Hatta bununla yetinmeyip, seçim çalışmalarında fazla üretken olmayıp, sürgünde ihtiyacı olan destek imkanlarından da mahrum bıraktı. Aç ve susuz bıraktı. Biz sana, en yüksek ünvanı kazanman için yolunu açtık. Ancak maalesef başaramadın…“ dediler oyunun sonunda da.

Öyle de oldu. Ancak, Muharrem İnce’nin kurbanlık seçilmesinin arkasında hiç kuşkusuz, sadece Kemal Kılıçdaroğlu’nun aklı bulunmuyor bence. Onun arkasında, Kılıçdaroğlu’ndan sonra koltuğa göz koyan ve gizli hesapları olan genç kuşak bir çemberin sardığını hatırlatmıştım. Muharrem İnce’nin cepheden uzaklaşmasıyla, o gizli ihtirasların da önü açılmış olacaktı.

Öyle sandılar. Ancak öyle olmadı. Tıpkı o günlerde öngördüğüm gibi. Peki ne demiştim? Aşağı yukarı şöyle:

„…Muharrem İnce bu seçimi kazanırsa, piyangodan bir şans sayesinde ülkeyi yönetmenin keyfini çıkaracak. Herşey mümkün. Kazanabilir de… Ancak kazanmadığı takdirde, ki öyle görünüyor, kimse sanmasın ki, İnce, siyasetten uzaklaşacak ve köşesine çekilip, anılarını anlatacak. Ben tek başıma, diğer partilerden seçmenin de güvenini kazandım. Bu kadar oy aldım. Öyleyse, Genel Başkan olursam, bana destek veren diğer partiler de CHP’ye gelecek… “

Nitekim öyle oldu. Muharrem İnce yine öne çıktı. İnceden ince, partisini eleştirmeye başladı. Yalnız bırakıldığından dem vurdu.

Önce „Bu saatten sonra, artık Genel Başkanım görevimin başında olduğu sürece, genel başkanlığa, ona rakip olmam mümkün değil…“ dedi. Çekildi sandık. Ancak daha tükürüğünün izi kurumadan, yine çıktı ortalığa ve başladı ağlamaya…

„Şöyle olsaydı… Böyle olsaydı…“ diye.

Çocukluğundan bu yana, ben gibi O’nun da CHP içinde yetiştiğine kimsenin itirazı yok. Onun sosyal demokrat ruhundan kuşku duyan da yok.

Ancak, kendi bildiğinden bu güne değin, CHP’den başka hiçbir şey düşünmemiş bir politikacının, yaptığı son hatalar, çıkışlar, öyle yenilir yutulur türden değil. Demokrasi kurallarıyla da hiç bağdaşmıyor doğrusu

Kemal Kılıçdaroğlu’nun, belki ona akıl veren perde arkasındaki güçlerin yaptığı, CHP’nin kuruluş ruhu ve temel ilkeleriyle, demokrasiyle nasıl bağdaşık değilse, Muharrem İnce’nin tavırları da pek tutarlı gelmiyor bana.

Neden mi?

Bir siyasetçi, söylediği bir sözün arkasında durabilmelidir.

„Aday olmayacağım“ diyorsan, aday olmayacaksın.

Tükürdüğünü yalamayacaksın. Sarfettiğin sözün arkasında duracaksın.

Muharrem İnce’nin, siyaset yapmasına, adaylıkta ısrarlı olmasına karşı olduğumuz anlaşılmasın lütfen. Öyle bir derdimiz yok. Hatta yineliyorum, bu partinin elbette O’nunki gibi, yüksek heyecanlara ihtiyacı da var. Hele böylesi günlerde.

Ancak, böyle zik zak, iki ileri bir geri yaparak, değil.

Siyasette, mücadelede ya varsın ya yoksun.

Çünkü siyaset bir papatya falı değildir. „İstiyor… İstemiyor…“ değil.

İnce hergün yeniden papatya falına bakıyor. Yanlışı bu

Bunu yapacağına keşke, seçim sonucunun, yani açık bir yenilginin bizzat kendi ağzından dillendiği gün, eklemeliydi

„Bu iş bitmedi. Bitmeyecek. Muharrem İnce olarak, Genel Başkanlığa artık adayım. Bu yenilgiden, ben değil, Genel Merkez sorumludur. Ben üzerime düşeni fazlasıyla yaptım. Genel Başkan ve yönetim, bunun sonucuna katlanmalı ve istifa etmelidir. Bu göreve talip olduğumu, şimdi buradan ve açıkça ilan ediyorum.“

Yapmadı. Sürekli iki ileri bir geri adımla, sahada top çevirmeyi denedi adeta. Yanlış olan da buydu.

Şimdi de kalkmış, hem de demokrasiye hiç yakışmayan bir tarzda açıklama yapabiliyor. Diyor ki;

„…Ben, dört-beş yıl sonraki Cumhurbaşkanlığı seçimini mutlaka kazanacağım. Buna adım gibi inanıyorum. Ancak çalışabilmem için, bir  koltuğum olması lazım. Genel Başkan olmalıyım. Bu sıfatla ülkemi dolaşmalıyım…“

Bence, bu binbir gece masalı gibi, ütopik bir yaklaşım.

Berat Albayrak’ın çıkıp, „Bir Mars’a yol yapıyoruz, desek millet hemen inanır ve yine oy verir“ gibi cahilce sözünden, bunun ne farkı var?

Varsa bir iyi bilen çıkıp söylesin Allah aşkına!

Söz uçar gider zamanla. Doğrudur.

Ancak bu sözü İnce gibi, ülkenin, seksen milyonluk bir toplumun kaderine yön vermeyi hedefleyen, hayal eden bir siyasetçinin yaklaşımında da demokratlık yok bence.

Sen demokrasiye, fırsat eşitliğine inanmış bir kişi isen, nasıl olur da, beş yıl sonrasındaki bir göreve bugünden ipotek koyabilirsin?

Ya senden başka, belki de daha layık biri çıkarsa ne olacak?

Sadece o kişinin değil, seksen milyonun kitle partisinin önünü nasıl tıkayabilirsin? Senden başka isimlerin de Cumhurbaşkanlığı gibi önemli bir göreve talip olmasını, nasıl hak olarak göremezsin? Bu demokrasi ile bağdaşır mı?

Buraya kadar okuyanlar, belki bu eleştirel dille, CHP’ye kötülük ettiğimi, zarar verdiğimi düşünenler olacaktır. Belki de kızıp küfür edenler de… 

Hayatında sosyal demokrasi dışında hiçbir suda yüzmemiş birey olarak, „Kral Çıplak“ deme hakkını da kendimde görüyorum.

Birilerini kızdırmak pahasına gerçeklere parmak basmak, doğrulara ışık tutmak, bence demokrasinin gereğidir. Olması gerekendir.

Yoksa, toplumda tek tek bireylerin gözüne mendil bağlayarak, „demokrasi“ yerine „körebe“ oyunu oynatmak olmamalıdır ana amaç.

Peki CHP neden bu günlere geldi? Bu iş sadece Türkiye’de sosyal demokrasiye yön verenlerin sorunu mu? Elbette değil.

Dünyanın dört bir köşesinde, neredeyse, çeyrek asırdır farklı rüzgarlar estiriliyor. Yeni sistemler dayatılıyor.

Gün, sosyal demokrasinin, özgürlüklerin, hukuk devletinin en yoğun yaşanması gereken bir dönem olmasına rağmen, tersi yaşanıyor.

Birçok coğrafya, kabuk değiştiriyor. Çünkü gün, „demokrasi“nin değil, demokrasi bayrağı altında muhafazakarlaşmanın günüdür.

Tutuculuk, batıl gelenekçilik, sertlik ve milliyetçiliğin giderek artan dozunun egemen kılındığı, demokrasinin kanatlarının bağlandığı bir süreçtir.

İleri demokrasi ve hukuk devleti ve de insan hakları deyince, mangalda kül bırakmayan Avrupa Birliği’nde, son on yıldır gözlenen gelişmelere kısaca baktığınızda, ne demek istediğim, gün gibi gösteriyor kendini.

Zor değil. Topluluk üyeleri, Macaristan’a bakın. İtalya’ya bakın, Avusturya, Romanya’ya iyi bakın.

Hatta üç milyona yakın insanımızın artık „yeni yurdu“ olan Almanya’da üç beş yıl gibi kısa bir sürede, ırkçı bir partinin nasıl palazlandığına ve Federal Parlamento’ya kadar gelip, ana muhalefet partisi konumuna eriştiğine iyi bakın.

Olası bir seçimde, bir dönem dünyada sosyal demokrasiye yön veren Alman Sosyal Demokrat Parti’nin, bu gün seçim olsa, ne yazık ki yüzde 15’lere kadar ineceğini ve sıradan bir parti, hatta ırkçı partinin bile ardı bir konuma düşeceğini, bunun nasıl mümkün olabileceğini iyi düşünün.

Irkçı Partinin (AfD adıyla Almanya İçin Alternatif Parti olduğunu iddia ediyor) yakın bir gelecekte Avrupa Parlamentosu’na dalga dalga girip, oradaki diğer sağcı ırkçı minik adacıklarla, Avrupa’nın geleceğine damgasını vurmaya kalkınca, ne demek istediğimi iyi yorumlayın.

Karamsar değilim ama, geliyorum diyen bir gerçeğin de tozunu almam gerekiyor. Gerçek, hiç olmazsa bir parça gerçek görülebilsin, diye. Kralın çıplak olduğu artık farkedilsin, diye.

Avrupa, Avrupa ama, Türkiye’de sosyal demokrasinin, umudumuzun nasıl eriyip gittiğini görmek, nedense daha çok ağır geliyor bana.

Kim ne derse desin artık. Ne düşünürse düşünsün.

CHP bu akıl tutulmasından bir an önce kurtulmalıdır.

Çünkü kimlik yitirilmesi ağrı sonuçlar doğurur.

Bugün yaşanan süreç, bunun ayak izleridir.

Bu nedenle değişim şart. Kral Çıplak. Öyleyse, iyice arınmalı kral üzerindeki bunca ağır çökeltiden, tozundan.

Yeni bir umut yüklenmeli yüreklere.

Ancak bu, ne Kılıçdaroğlu ile mümkün, ne de İnce ile.

Çaresiz milyonların yüreğine yeni bir nehir akmalı.

Yeni bir güç, içten içe kanayan yaraya merhem olmalı.

Atın eski çarşaflarınızı, çamaşırlarınızı. Yenileyen unutlarınızı.

Bu hiç zor değil, inanın.

Tabii ki istemektir önemli olan.

„Kral Çıplak“ diyebilmektir, kararlı ve ısrarlı.

Diyebiliyor musunuz?

 

Mehmet CANBOLAT Yorumladı

Toplum Gazetesi/ALMANYA (YazıYorum: 23 Ağustos 2018)

 

HABERLER