Can Dündar… Almanya… Ve Bir Komplo Teorisi: HAMUR YOĞURMASINI İYİ BİLİR BATILI..

Mehmet CANBOLAT Yorumluyor:


HAMUR YOĞURMASINI İYİ BİLİR BATI!


Günlerdir beynimi kurcalayan, sadece yanıtını aradığım ve bir dizi sorusu olan bir senaryoyu, (isterseniz siz buna bir komplo teorisi de diyebilirsiniz) paylaşacağım bugünsizlerle.
Hazırsanız, başlayalım ve bir fotoğrafı beraber okumaya çalışalım.


Ama tüm kimlik ve hassasiyetleri birkac dakikalığına bir köşeye koyup, biraz sakin olup, birlikte soluk alarak. İsterseniz, şu kış vakti, bir kahve içip fala bakıyor olalım...
Düşünün şimdi. Ben bir gazeteciyim.


O da öyle, yani bizden biri, meslektaş. Türkiye’de medya dünyasının popüler kültürü içinde son yıllarda sivrilen bir ismi. Kimine göre, usta bir gazeteci. Başarılı bir televizyoncu. İyi bir yazar.
Kolejli, yakışıklı genç ve romantik bir devrimci kalem. 15 Temmuz 2016’dan bir süre önce başlayan bir zaman diliminden bu yana Türkiye’de siyasi erkin gözünde ise, giderek kızara kızara kabaran bir çıban.


Lale devrini andıran 10 yıl öncesinde, siyasi erkle bir sorunu olmamış. Ancak, kader mi yolları ayırdı, yoksa başka şeyler mi oldu? Bilemiyoruz ama, ters düşmeler yavaş yavaş başladı.
Türkiye’yi 15 yıldır yöneten politik cephe, kendini giderek eleştiriye kaparken, buna yeltenenlere yönelik garip yaptırımlar, doğrudan veya dolaylı baskılar kendini gösterdi. O da bunlara maruz kaldı. Devletin gizli sırlarını ifşa ettiği gerekçesi ve iddiasıyla, hakkında soruşturma açıldı.


Mahkemeye çıktı, yargılandı, tutuklandı, cezaevinde ünü daha da arttı, bir ara serbest kaldı. Yeni bir tutuklama olasılığı yüksek olsa gerek ki, konferanslar için geldiği Almanya’da kalmayı tercih etti.


Bir süre sonra, nasıl olduysa artık, „Türkiye’ye dönmeyeceğim“ dedi. Bir anda Alman medyasında röportaj için peşinden koşulan, Türkiye’de „demokrasi ve insan hakları ihlalleri“ ekseninde görüşüne başvurulan bulunmaz bir isim oldu.


Alman gazetelerinde Türkçe yazıları Almanca tercümeleriyle yayınlanmaya başladı. Almanya’nın gündeminde hemen hergün yerini korudu ve giderek, Alman iş, sanat ve siyaset düzeyinde ve hatta devlet adamları nezdinde itibar görmeye başladı.


Cumhurbaşkanı, Başbakan Yardımcısı tarafından kabul gördü. Dost oldu. Alman radyo ve televizyonları O’na kapılarını açtı. Anlı şanlı televizyon kanallarından birinde Almanca altyazılı canlı yayınlar yaptı. Her geçen gün ününe ün katmaya başladı.


Dilini, kültürünü bilmediği bir ülkede önüne her gelen kurum kuruluş kendisine kapıları açtı.
O artık, birkaç ay içinde yabancı bir ülkede „başını kaşıyacak vakti kalmayan bir ünlü gazeteci, bir entellektüel“ düzeyine erişiverdi.


Sözün özü, Almanya’da öyle bir gündeme girdi ki; Türkiye’de düşünce özgürlüğü için, cezaevini göze alan, bedel ödeyen, cesur bir gazeteciydi O.
Batı'da "Ender bulunan bir kalem ve söz ustası" olarak duyulmaya başlandı. Birkaç aylığına da olsa, zindan tozu yutmuş, cezaevi avlusunda avlu atmış olması yeterliydi belki de, Batılı’nın gözünde kahraman olabilmek için.


Türkiye ise kendisini, görüldüğü noktada tutuklanmak üzere, her yerde arıyordu.
Oysa O, „Ben buradayım. Almanya’dayım“ diye bas bas bağırıyordu. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a buradan çatıyor ve bunun için Alman basınını ve dolayısıyla, Türk basınını ve elbette sosyal medyayı iyi kullanıyordu.


Ve ister istemez, Türkiye gündemini de yeniden meşgul etmeye başladı. Ve çok geçmedi. kimi Türk gazetesi veya yayın organı, O’nu „Vatan Haini“ ilan etti. Hatta hızını alamayan Türkiye’deki kimi çevreler, eline geçirse bir kaşık suda boğacak gibiydi kendisini.


„Ne olur ne olmaz“ düşüncesiyle, Alman devleti, kendisine çok yakın korumalar verdi. Pasaport verdi. Her imkanı verdi... Verdi de verdi...
Bir dizi ağır suçlamaya muhatap kalan O’nun dosyası, bugün Türk adaletinin önünde. O şimdilerde sürgünde, uzun bir mücadelenin öncüsü olarak görülüyor.
Kim mi bu? diye soruyorsunuz ama aslında siz de biliyorsunuz. Kim olacak? Elbette Can Dündar.


O artık, Almanya’da kısa sürede yüklendiği özgün bir misyon ile, sürekli yollarda. Türkiye’de kimi çevreler ve büyük olasılıkla siyasi erke yön verenler, kendisini „Vatan Haini“ olarak görse bile, Batılı’nın gözünde, bir düşünce önderi, basın hürriyetinin yılmaz savaşçısı, insan hakları savunucusu artık O.


Ödül üstüne ödül... Övgü üstüne övgü... Toplantı üstüne toplantı... Ve her seferinde ayakta alkışlanmalar...
„Eee... ne olmuş yani?“ diye sorabilirsiniz. Hatta „Avrupalı Türkiye’ye karşı herkese kucak açıyor.“ diye düşünebilirsiniz. Ancak başka şeyler kurcalıyor benim kafamı. Bir komplo teorisi olarak da görebilirsiniz.
Sanki... diyorum. Sanki; bir prensin hamuru yoğruluyor gibi. Belki bir kahraman, çocuk gibi büyütülüyor Batı’da.
Halk hareketleri, siyasi bilinçlenme bağlamında karnesi genelde olumlu görünmeyen Türkiye için, yeni bir lider mi hazırlanıyor?
Olası siyasi bir senaryo mu?


Can Dündar Türkiye’nin önümüzdeki yıllarında politik misyon üstlenebilir mi?
Mesela mevcut veya yeni bir oluşumda parti genel başkanlığı veya Başbakan Can Dündar?
Sürgünde başlayan bir efsane, Türkiye’nin siyasi geleceğine yön verebilir mi?
Can Dündar yoksa, yakışıklı, entellektüel, ağzı laf eden bir Cumhurbaşkanlığı için mi hazırlanıyor?


Dünyanın birçok ülkesine, geçmiş dönemlerde Avrupa kıtasında, sözde sürgün yaşamı içinden geçerek, yönetici yetiştiren Batı’nın laboratuvarında, yeni bir deney mi başlıyor?
Şimdi bu sorulara, "Niye olmasın?" "Kötü mü Olur?", "Hiç olmazsa, demokrat…" "Çok da şık olur" diye düşünenleri hissediyorum.
Hepsine sonsuz saygı duymak gerek. İsterseniz, kızabilirsiniz de… Karar sizin.
Altını çizmek gerekirse, bu düşünceler, ne bir yergidir, ne de övgü.


Bir durum tesbiti ve geleceği iyi veya kötü okuyabilme çabasıdır.
Bu kalemin derdi, Batı'nın ne zaman hangi hamuru nasıl iyi yoğurduğu ve hangi mevsimde hangi sofraya hangi pastanın daha iyi yakışacağını, iyi bildğinin altını çizmektir.
Batı'nın pastaları tatlıdır ve görünüşü, süsü de göz alır… Bilen bilir.


Neyse… Sözün özü;
Düşünmesi bile, kafa karıştırıyor.
Üfff... diyesi geliyor insanın.
Nereden çıktı şimdi, bu komplo teorisi de...
Acı biber süresi geliyor insanın diline...
Ama yine de durmuyor işte bu dil dediğin.
Komplo teorisi diyebilirsiniz. "Saçmalık" olarak da görebilirsiniz.

Önemsemeyebilirsiniz. "Olur mu öyle şey!" diye düşünenlerden de olabilirsiniz.
Ama aklınızın bir ucunda kısaca bir not kalmış olsun.
Ne'olur; siz siz olun, sadece bu yazının içeriğinde değil, düşünebileceğiniz her konuda hiçbir zaman;
‘Olmaz olmaz demeyin“...
Olmaz olmaz!


Ve unutmayalım ki;
Güneş, Doğu'dan erken doğar ama, Batı'da biraz daha geç batar…
En azından kahvenin tortusundaki faldan böyle karmaşık, garip bölük pörçük birşeyler çarpıyor insanın gözüne…
Mehmet CANBOLAT Yorumladı.


Toplum Gazetesi/ALMANYA: (YazıYorum: 14 Kasım 2016)

HABERLER