BATI KÜLTÜRÜNDE SİYASİ DİL VE TERBİYE

BATI KÜLTÜRÜNDE SİYASİ DİL VE TERBİYE...

Neredeyse 40 yıl oluyor.

Almanya’da, resmi "Alman Gazeteciler Birliği" üyesi ve ödüllü bir gazeteciyim ve hayatımda, bu meslek dışında başka bir işim de olmadı.

Bundan da hiç yüksünmedim.

Avrupa politikaları ve bu ülkeye özgü, siyasi, toplumsal sosyal boyutlu gelişmeler ise, meslekte hep özellikli ilgi alanım olageldi.

Bu süreçte, Almanya'da önemli siyasi kimlikler ve devlet adamları ile de özel söyleşilerim oldu.

Hatta AB konusunda tarihten günümüze boyutlu kapsamlı bir kitabım, Türkiye'de okullarda ders olabilecek kadar, içeriksel anlamda dolu bir çalışma olarak da tanımlanmıştı, rahmetli Ecevit Hükümeti döneminde.

Geçen 40 yılıma baktığımda, Almanya’nın da, kendi içinde ve kendi ölçeğinde belli zor süreçlerden geçtiğini hatırlayabilirim.

Tüm dünyada olduğu gibi, bu ülke de Korona salgınıyla aylardır mücadele veriyor. Politik pencereden baktığımda, parlamentoda grubu bulunan siyasi partilerin, bir iki istisnai küçük karar hariç, salgın hastalık sürecinde izlenen yol ve yöntemler konusunda, öyle keskin biçimde, kanayan boyutta, mevcut Merkel Hükumeti ile ters düştüğü söylenemez.

Hemen herkes ortak aklı büyük ölçüde yakalamış ve meselenin elbirliği ve alınan tedbirler ile aşılabileceğine inanıyor ve görüyor.

Kaldı ki, Almanya’da bu süreci, zaten Federal Hükümet değil, uzmanlardan oluşan Berlin’deki Robert Koch Enstitüsü yönetiyor ve siyasi iradenin alacağı kararlara da, bu kuruluşun uzman raporları büyük ölçüde yön veriyor, diyebilirim.

Federal Hükümet de, tüm gelişmeleri parlamentoda tüm açıklığıyla paylaşıyor ve herkes üzerine düşen söz hakkını kullanarak, toplumsal çıkarı gözeten karara omuz veriyor veya orta bir noktada buluşuluyor.

Demokrasi böyle bir şey galiba...

Eyalet Hükümetleri, il yönetimleri veya belediye idare kademesi de kendi sınırları dahilinde özel önlemler alıyor, uygun gördüklerini uyguluyor ve süreç, bir anlamda yerel yönetimlerden Federal düzeye kadar uzanan katlamalı merdiven sisteminde tıkır tıkır işliyor.

Yine belki garip gelecek belki ama, diyelim bir eyalet eğitim bakanlığı karar alıyor ve uygulamayı okulların, kendi ve bölgesel öznel koşullarını dikkate alarak, kendi kararını kendisi verebilmesine imkan tanıyor.

Yani Bakanlık: "Benim çerçevem bu! Böyle öngörüyorum. Ama sen bunu en gerektiği şekilde, kendi özel konumuna bakarak, bildiğince, olduğunca uyouğunca uygula."

Yani sonuçta, bakanlık değil, okul müdürü ve yönetimdeki arkadaşları karar verebiliyor.

Demem o ki, demokrasi böyle bir şey!

Yani, Merkel, örneğin Frankfurt Anakent Belediye Başkanı Peter Feldmann’a veya mesela Aşağı Saksonya Eyalet Hükümeti’ne, başka partiye mensup oldukları için asla: „Sen kim oluyorsun da, kendi başına iş yapıyorsun. Bu iş benim işim. Karışamazsın. Şunu yapamazsın. Bunu yapamazsın!“ demiyor.

Onları dışlamıyor. Tehditler savurmuyor. Onu siyasi rakip olarak değil, mücadele cephesine paydaş olmaya hazır gönüllü ortağı olarak görüyor.

Yani ortak bir dava uğruna bir yoldaş.

Hatta tam tersine, Federal Şansoyle Angela Merkel konuya ilişkin açıklamalarında, tıpkı Cumhurbaşkanı Frank Walter Steinmeier gibi, Korona sürecinin risklerine işaret ederken, bu zorlu salgının el birliğiyle ve herkesin katkısıyla aşılabileceğine vurgu yapıyor ve emeği geçenlere teşekkür ediyor.

Yani, sürece her kim müdahil olur ve ek önlem alırsa, bunu toplum bağlamında bir „artı değer“ olarak görüyor ve seviniyor.

O yüzden Türkiye’deki Erdoğan yönetiminin muhalefet partilerinin elinde olan belediyelere yönelik tavrı karşısında doğrusu çok şaşırıyor ve yadırgıyorum.

Hatta devlet politikasının, sadece merkezden belirlenemeyeceğine inanıyor ve en küçük yönetim birimlerinden alt katmanlardan geçerek merkeze uzanan elbirliği ile daha da güçlü olacağını, sorunların güçbirliği ile aşılabileceği görüşünü ısrarla savunuyorum.

Almanya’yı bu konuda somut bir örnek olarak işlemem de bundan zaten…

Çünkü, güçbirliğinin olduğu yerde, başarı ve huzur oluyor da ondan…

Devam edeyim:

40 yıldır bu ülkenin federal ve eyalet politiktik gelişmelerini takip eden bir gazeteci olarak, bugüne değin, hiçbir liderin, bir önceki lider döneminde yapılan uygulamaları küçümsediğine, hor gördüğüne, doğrusu hiç tanık olmadım.

En azından böyle bir şey hatırlamıyorum. Bilakis, geçmişte yapılmış bir çok şeye teşekkür edildiğine, örneğin Merkel Hükümeti döneminde bir çok siyasetçinin ağzından, değişik somut örnekleriyle şahit olmuşumdur.

Yani toplumsal siyasetin odağında „ben“ değil; tam aksine; „ben“ diye bilinen siyasi erkin merkezinde daima „toplumsal siyaset“ ve „toplumsal fayda“ ön planda olmuştur.

Yaşadığım, gördüğüm, kanıksadığım ve Türkiye için de özlediğim budur.

Bu da, „gavur“ dediğimiz, Batı’ya özgü bir siyasi gelenektir, bir terbiyedir, bir kültürdür.

Yani olgunluktur, hırsı aklın önünde götüren ego asla değil.

Bu bağlamda, bizi mesela Almanya’dan izleyen tüm okurlarıma buradan hemen sormak ve mümkünse yardımlarını almak istiyorum.

Sorum şu. Yanıtlar mısınız lütfen!

„Bugüne değin, herhangi bir Alman politikacının ağzından halka, seçmene yönelik: „Biz olmasaydık, şuyunuz olmazdı, buyunuz olmazdı, aç kalırdınız aç…“ gibi laflar çıktığını, onları açlıkla tehdit ettiğini duydunuz mu Tanrı aşkına!“

Ama 21. yüzyılda bile bunu yapan kimbilir hangi ülkeler var, ne yazık ki…
Yaşamın böylesi giriftar ve çok boyutlu olduğu bir süreçte, siyasi erki eline geçiren ve dünyayı kendisinin yarattığına inanan, o kadar çok zavallı var ki yer yüzünde...

Dün de vardı, bugün de ne yazık ki... Yarın da olacak elbette.
Unutmayalım ama!

Dünyanın dört bir köşesinde, mezarlıklar, onların eğreti kabir taşlarıyla dolu bugün. Yarınlarda da öyle olacak ama... Eminim.

Vurguluyorum!

Şimdi birisi çıkıp, inandırıcı ve beni yalanlayan, bilgi eksikliğimi, yanlışlığımı, hatalı gözlemimi yüzüme vuracak boyutta bir bulgu ortaya koyarsa, bu yazıyı yazdığım için tüm okurlardan, inanın derhal özür dileyeceğim.

„Yanılmışım!“ diyeceğim. Af dileyeceğim.

Çünkü özür dilemenin de bir erdem olduğunu yürekten kanıksadığım için….

Hayatta inandığım tek şey vardır; o da akıl.

Aklın olduğu yerde ne cehalet kalır bence, ne korku.

Ne yoksulluk dayatılır artık, ne baskı.

Aklın hakim olduğu günlerin, iflah olmaz düşü ve istenciyle…

Başka ne düşleyebilirim ki!
Ne dilenebilinir ki başka!

Mehmet CANBOLAT Yorumladı.
Toplum Gazetesi /ALMANYA (YazıYorum: 28 Mayıs 2020)

HABERLER