24 Ocak Dünya Baskı Altındaki Avukatlar Günü ve Uğur Mumcu'nun Katlinin 26. Yılı

Mehmet CANBOLAT Yorumluyor:

24 OCAK, TOPLUMSAL CİNNET VE ÜÇ MAYMUN…

Bugün 24 Ocak ve „Dünyada Baskı Altındaki Avukatlar Günü“ imiş.

Bunu gece yarısı Alman medyasını tararken tesadüfen öğrendim. Ancak, belki hemen her bir gün, toplumsal duyarlılık adına adandığı için, nedense üzerinde pek durmamıştım.

24 Ocak’a böylesi hassas bir anlam yükleyenler ise, Batılı hukuk dünyası.

Yani Avrupa Demokrat Avukatlar Birliği, Dünyada İnsan Hakları ve Demokrasi İçin Avrupalı Avukatlar Birliği’nin yanısıra, ile Avrupa Barosu İnsan Hakları Enstitüsü’nden gelen ortak bir açıklama ile, bu özel gün aklıma takılmıştı.

İtiraf edeyim, önce okuyup geçtim doğrusu. 

Fakat sabah durum değişti. Çünkü, bu yılın 24 Ocak günü, Türkiye’deki avukatların yaşadığı zorluklara adandığını öğrenince, ‚bir dakika!“ dedim ve orada durdum.

„Yangın büyük belli ki…“ dedim. Eksikleri de olsa, çağdaş, demokratik bir hukuk sistemi olarak sığındığımız Türk hukukunun geldiği düşündürücü noktaya biraz dikkatli bakınca, „bir dakika…“ dedim. Bir dakika!!!

Belli ki toplumda bir süredir egemen olan ağır ve sinsi baskı rüzgarı giderek genişliyor. Mahkemeler hemen hergün ana baba günü. Dosyalardan bunalmış Yargı da belli ki büyük bir baskı altında artık. Çıkan kararların çoğunda, egemen baskılar yüzünden hukukun gözardı edildiği gibi kuşkular, hemen hergün biraz daha artıyor.

Avukatlar yılmıyor ama ve Anayasanın ve hukuk devletinin öngördüğü bir çerçevede, sadece görevini yapmaya çalışıyor ve bireyin hakkını aramaya çabalıyor. Ama onlara, anayasanın tanıdığı görevini yapma hakkı yaptırılmıyor. Engelleniyor. Savunmanın söz hakkı kesiliyor. Duruşma salonundan atılıyor. Adliyeye alınmıyor. Ve hatta güvenlik güçleriyle karşı karşıya getiriliyor. Ekranlarda gözümüze sokulan görüntüler yalan değilse, zihinsel sabotaj yoksa, tuzun bile koktuğunu gösteriyor.

Çember hemen her gün biraz daha daralıyor.
İsyan etmemek, çıldırmamak mümkün değil, gerçekten.
Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, avukatlar „akli dengesi yerinde değil“ damgası de yemeye başlamış artık. İyi mi!

Şaka gibi ama, geldiğimiz yeni bir aşama, toplumsal cinnetin açık bir göstergesi gibi geliyor bana.

„…Öyle ki baskılar, adaletin arandığı salonlarda kol gezmeye başlamış.
Kimi mahkeme hakimleri bile, savunmasını beğenmediği avukatları, „akli dengesi yerinde değil“ diye akıl almaz bir gerekçeyle, akıl, ruh ve sinir hastalıkları hastanesine gönderilmesine karar verebiliyormuş. Bu yetmiyormuş gibi, avukatların üç-beş hafta bu hastanede gözlem altında tutulmasını önemle salık verebiliyor ve yine yetmiyormuşçasına, polisi bizzat arayarak bu işlemlerin takibi için görevlendiriyormuş…“

Şaka değil bu; İstanbul Çağlayan Adalet Sarayı’nda böylesi kararların olduğunu isyan edercesine haykırıyor CHP Milletvekili, Hukukçu Sezgin Tanrıkulu. Bunları söylüyor özetle. Hatta İstanbul-Bakırköy Akıl, Ruh Sağlığı Hastahanesi'ni adres gösteriyor örneklerken... Yani, sadece ettiği yemini unutmayarak, konuşan, savunma hakkını yasaların kendisine tanıdığı hak bağlamında kullanan avukatların "tımarhanelik" ilan edildiğini demek istiyor. Korkunç bir tablo.

Seversiniz, sevmezsiniz, o ayrı bir konu. Eğer Sezgin Tanrıkulu, bu tür bir açıklama ile, yalan söylemiyorsa, ispat edebiliyorsa, istisnasız hepimizi doğrudan veya dolaylı ilgilendirmesi gereken bir düşündürücü durumla yüzyüzeyiz demektir.

Son zamanlarda ayrıca değişik kesimlerce seslendirilen "Türkiye’nin tamamının -yarı açık bir cezaevi-ne dönüştüğü" açıklamaları üzerinde de biraz kafa yormak gerekiyor galiba.

Türkiye'nin içinde bulunduğu şu mevcut süreç, bir soruyu da sormak zorunda bırakıyor gerçekten.

"Toplumsal cinnet mi geçiriyoruz gerçekten?"

24 Ocak, „Uluslararası Baskı Altında Olan Avukatlar Günü“.

24 Ocak aynı zamanda gazeteci yazar ve konuşmaktan hiç çekinmeyen usta bir hukukçu olan, profesyonel gazetecilik yaşamıma giriş döneminde, şahsen tanımaktan, aynı çatı altında çalışmaktan onur duyduğum Cumhuriyet Gazetesi’nin aydınlıkçı, Kemalist cesur kalemi, iflah olmaz Kuvayi Milliyeci Uğur Mumcu’nun da, hunharca katledildiği, acı günün 26. yılı. Saygı ile anıyorum.

Hani bugün aramızda olsaydı, hukukçu meslektaşlarının hakkını savunmak için yine öne çıkardı. İnanırım. Çünkü O, hep karanlıkların üzerine, korkmadan, yılmadan, cesur yüreğiyle, gür sesiyle yürümesini bilen gerçek bir Türk aydınıydı. Yurtseverdi. Canseverdi. O Mumcu, değil, mumun kendisiydi. Karanlıklarda canlara ışık olan, sönmeyen bir mum...

Düşündürücü hüzün dolu bir tesadüf!

Böylesi bir günde, susmamanın bir insanlık görevi ve onuru olduğu inancıyla, „Konuş!“ diyorum. Bugün konuşmanın ve adalete, hukuka ve hukukçuna sahip çıkmanın günüdür, bu gün, aslında her gün demektir, diyorum.

Konuşmak, bir insanlık onurudur, erdemdir çünkü. İnanıyorum.

Sen! İnanmıyorsan, elbette konuşmayabilirsin. Susma hakkını kullanmaya devam edebilirsin. Başını kuma gömebilirsin. Üç maymuna özenebilirsin. Diğer kimi canlı varlıklar gibi, bu sana, ana sütün gibi hak olabilir bunların hepsi.

Ama sustukça sen, bir gün o sıranın, sana da geleceğini unutma lütfen…

İnsan olduğunu ne olur, UNUTMA! Konuş!.. SUSMA!

Mehmet CANBOLAT Yorumladı.
Toplum Gazetesi / ALMANYA (YazıYorum: 24 Ocak 2019)

HABERLER