10 Aralık - DÜNYA İNSAN HAKLARI GÜNÜ

10 ARALIK’IN ÜZERİNDEN 69 YIL GEÇMİŞ AMA…

10 Aralık, duymuş olabilirsiniz, her yıl dünyada insan hakları günü olarak anılıyor ve 1948 yılından bu yana dünyanın farklı bölgelerinde sayısız etkinlik düzenleniyor.

Neden 1948 yılı diye sorulacak olursa, bilmeyenler için özetleyelim:

Takvimlerin 10 Aralık 1948’i gösterdiği gün BM Fransa’nın başkenti Paris’te, toplam 30 maddelik, „İnsan Hakları Bildirisi“ adıyla bir genel sözleşmeye imza atar.

Bu 30 maddenin her biri, insanlık onuruna, eşitliğe, özgürlüğe ve adalete, yaşama hakkına işaret ediyor ve insan yaşamı için „olmazsa olmaz“ diye benimseniyor.

Bunun altını çizerken, insanların, din, dil, ten rengi, kültürel kökeni, cinsiyetine göre hiçbir ayrımcılığa maruz kalamayacağına işaret eder.

Anımsanacağı gibi, dünya 1933-1945 döneminde Adolf Hitler’in Almanya’da yaktığı bir kıvılcım yüzünden, 1945’e kadar süren bir acı 2. Dünya Savaşı’nı yaşadı.

Bu acının külleri yeterince soğumadan, dünyadaki devletler aklını başını bir parça toplayabileceğini gösterdi ve birey olarak tüm ve hak özgürlüklerin, yurttaşlardan esirgenemeyeceği görüşünde birleşti.

İnsan Hakları Bildirisi, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu tarafından Haziran 1948’de hazırlanmış ve 10 Aralık 1948’de Genel Kurulun Paris’te yapılan oturumunda kabul edilmişti.

Oturumda, sözleşmede yer alan bazı prensiplerin, “Burjuva sınıfından olan insanların sınıf çıkarını koruduğu ve işçi sınıfının egemen sınıflarla uzlaşmak zorunda bırakacağı” gerekçesiyle, 6 sosyalist üye ülke, çekimser kalmış ve bildirgeye imza atmamıştı.

Bu uluslararası bildirge, sözkonusu çekimser ülkelerin yanısıra, Suudi Arabistan ve Güney Afrika Birliği dışındaki ülkelerin oylarıyla kabul edilmişti.

Bugün aradan tam 69 yıl geçmiş.
Elbette, bunca yıl içinde dünyanın birçok bölgesinde sözkonusu hedeflere erişim konusunda bir hayli yol aldığını söylemek mümkün.

Ancak küreselleşmiş, ama egemen güçlerce çivisi çıkartılmış bir dünyada hemen hergün topraklarından edilmiş, göç yolunda yaşamını yitirmiş kitleleri nasıl unutabiliriz? Onları nasıl görmezden gelebiliriz?

Kendi topraklarında sessizliğe, açlığa, hürriyetten yoksun bir hayata, açlığa, sefalete terkedilmiş, sesleri kesilmiş yığınları nasıl düşünmeden geçebiliriz?

Cinsiyetinden ötürü yaşam özgürlüğü elinden alınan mağdur edilen, öldürülen kadınları, genç kızları, söz hakkını yeterince kullanmayan veya kullanmasını henüz bilmeyen çocukların yaşadığı acıları, maruz kaldıkları olumsuz durumları nasıl öteleyebiliriz?

Bugün aklımıza bile gelmeyen ve kendi kısır döngümüz içinde dönüp dururken, belki kendi kendimizle, anlamsız küçük kavgalara soyunuyoruz maalesef.

Oysa şu an, dünyanın herhangi bir köşesinde, bizim yerimizde olabilmek için, nelerini feda etmeye hazır insanları bir hatırlayabilsek…

Onların küçük düşleri ile, bizlerin tutturamadığımız sözde büyük hesapları arasında dünyalar kadar fark olduğunu görebilsek…

Keşke şimdi düşünüp şunu söyleyebilysek…

„…Daha güzel, daha eşitlikçi, daha özgür ve mutlu bir dünya için, önce ben ayağa kalkmalı ve birşeyler yapmalıyım…“

diyebilsek…

Var mısınız? Veya bu düşüncenin neresindesiniz?

(Mehmet Canbolat Yorumladı)
Toplum Gazetesi/ALMANYA (YazıYorum: 10 Aralık 2017)

HABERLER